MUSKA TAKMANIN ŞİRK OLDUĞUNU SÖYLEYENLERE:

MUSKA TAKMANIN ŞİRK OLDUĞUNU SÖYLEYENLERE:

Muska sözlükte ″Yazılı şey″ anlamına gelen Arapça ″nüsha″ kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Muska, genellikle bir hastalıktan veya sıkıntıdan korunmak amacıyla ayet veya dua yazılarak taşınır. İslam’a göre nazar, korku ve benzeri bazı hastalıklar için ayet, dua okuyup üflemek ve bunları kağıda yazıp muska olarak taşımak caizdir ve inanıp güvenen kimseye de Allah’ın izniyle fayda verir. Muska diye içerisine anlaşılmayan sözler, simgeler, yıldız işaretleri, rakamlar, rumuz ve semboller, insan ve hayvan resimleri ile garip harf ve şekillerin yazılıp çizilmesi kesinlikle caiz değildir. Bunlar sihir tarzında olan şeylerdir. Bu şekilde yapılan muskanın İslam’da yeri yoktur.

Muska takmanın şirk olduğunu söyleyenler özellikle şu Hadis-i Şerif’i çarpıtarak Ehl-i Sünnet inancında olan Müslümanların şirke girdiğini iddia etmektedirler.

Ukbe b. Amir Radiyallahu anhu’dan nakledildiğine göre Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ تَعَلَّقَ تَمِيمَةً فَلَا أَتَمَّ اللَّهُ لَهُ وَمَنْ تَعَلَّقَ وَدَعَةً فَلَا وَدَعَ اللَّهُ لَهُ (حم عقبة بن عامر)

″Kim bir temime takarsa Allah onun hiçbir işini tamamlamasın. Kim böyle bir şey takarsa Allah ona rahatlık ve huzur vermesin.″[1]

Vehhabiler Kur’an ayetlerini çarpıttıkları gibi, aynı şekilde hadisleri de kasıtlı olarak çarpıtıp Müslümanları Ehl-i Sünnet inancından uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Vahhabiler bu hadiste geçen temime kelimesine, muska ve nazar boncuğu diye mana vererek bunları yapan Ehl-i Sünnet toplumunu şirke girerek kafir olmakla itham etmektedirler. Halbuki bu hususta Hanefi alimi olan Sindi Rahimehullah şöyle demiştir:

قَالَ السِّنْدِيُّ الْمُرَادُ تَمَائِمُ الْجَاهِلِيَّةِ مِثْلُ الْخَرَزَاتِ وَأَظْفَارِ السِّبَاعِ وَعِظَامِهَا وَأَمَّا مَا يَكُونُ بِالْقُرْآنِ وَالْأَسْمَاءِ الْإِلَهِيَّةِ فَهُوَ خَارِجٌ عَنْ هَذَا الْحُكْمِ بَلْ هُوَ جَائِزٌ

″Burada kastedilen temime, yırtıcı hayvan tırnakları ve kemikleri gibi cahiliyye temimeleridir. Kur’an ve esma-i ilahiyye ile yapılanlar ise bu hükmün dışındadır, caizdir.″[2]

Görüldüğü üzere bu Hadis-i Şerif aslında müşriklerin yaptığı batıl bir uygulamadan bahsetmektedir. Bu husus aynı Sahabeden nakledildiğine göre başka bir Hadis-i Şerif’te de şöyle geçmektedir:

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَقْبَلَ إِلَيْهِ رَهْطٌ فَبَايَعَ تِسْعَةً وَأَمْسَكَ عَنْ وَاحِدٍ فَقَالُوا يَا رَسُولَ اللَّهِ بَايَعْتَ تِسْعَةً وَتَرَكْتَ هَذَا قَالَ إِنَّ عَلَيْهِ تَمِيمَةً فَأَدْخَلَ يَدَهُ فَقَطَعَهَا فَبَايَعَهُ وَقَالَ مَنْ عَلَّقَ تَمِيمَةً فَقَدْ أَشْرَكَ(حم عقبة بن عامر الجهنى)

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına gelerek dokuz kişi ona biat etti, ama birini esirgedi. ″Ya Resulullah, sen dokuz kişiye biat verdin, bir kişiyi bıraktın″ dediler. O da dedi ki: Onun üzerinde bir temime vardı, elini (adamın koynuna) sokup onu kesti ve sonra biatini kabul etti ve şöyle buyurdu ″Kim bir temime takarsa şirk işlemiş olur.″[3]

Bu Hadis-i Şerif’lerde geçen temimenin; müşriklerin yani İslam dışı olan kimselerin yaptığı bir uygulama olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü o zamanda Peygamber Efendimiz biatı, Müslüman olacak kişilerden alıyordu. (Mümtehine/12) Bu hadiste bahsedilen ve ilkinde biatı verilmeyen kişinin, henüz İslam’ı bilmediği için, koynunda temime taşıdığı anlaşılmaktadır. Yoksa Müslümanların boyunlarında yasaklanmış bir şeyi taşıması söz konusu olamazdı. Dolayısıyla hadiste yasaklanan temimenin, Müslümanların üzerlerinde taşıdıkları muska ile bir alakası olmadığı açıktır.

Hadisler birbiri ile çelişmez. Sahabe-i Kiram da hadislerde yasaklanan, sünnete aykırı olan bir işi asla yapmazlar. Ashab Efendilerimiz, Kuran ayetlerini veya Resulullah Efendimizden öğrendikleri bir duayı muska yapıp boyunlarına takmışlardır. Bu husus Abdullah İbn-i Amr Radiyallahu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُعَلِّمُنَا كَلِمَاتٍ نَقُولُهُنَّ عِنْدَ النَّوْمِ مِنَ الْفَزَعِ بِسْمِ اللّٰهِ أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّاتِ مِنْ غَضَبِهِ وَعِقَابِهِ وَشَرِّ عِبَادِهِ وَمِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَنْ يَحْضُرُونِ قَالَ فَكَانَ عَبْدُ اللّٰهِ بْنُ عَمْرٍو يُعَلِّمُهَا مَنْ بَلَغَ مِنْ وَلَدِهِ أَنْ يَقُولَهَا عِنْدَ نَوْمِهِ وَمَنْ كَانَ مِنْهُمْ صَغِيرًا لَا يَعْقِلُ أَنْ يَحْفَظَهَا كَتَبَهَا لَهُ فَعَلَّقَهَا فِي عُنُقِهِ (حم ت د عن ابن عمرو)

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem uyku sırasında korkudan korunmak üzere söylediği şu kelimeleri bize öğretirdi: ″Bismillahi, Allah’ın gazabından, ikabından, kulların şerrinden ve şeytanın vesveselerinden ve etrafımda dolaşmalarından Allah’ın eksiksiz kelimeleri ile Allah’a sığınırım.″ Ravi der ki: Abdullah İbn-i Amr Radiyallahu anhu; baliğ olmuş, erişkin çocuklarına yatmadan önce, okumaları için, onlara bunu öğretirdi. Çocuklarından küçük olup da ezberleyemeyenler içinse bu kelimeleri yazar ve onun boynuna asardı.[4]

Buradan da anlaşıldığı üzere Peygamber Efendimiz tarafından yasaklanan temime, caiz görülüp insanlara fayda sağlayan ayet ve dualardan oluşan muska ile aynı anlamda olsaydı, Sahabe-i Kiram kendi çocuklarına bunu asla takmazlardı. Dolayısıyla hadiste geçen yasaklamanın, müşriklerin yaptığı İslam dışı bir uygulamayla alakalı olduğu çok açıktır. Peygamber Efendimiz bu sapkın adetleri ortadan kaldırmıştır. Yoksa okunması tavsiye edilen bir ayeti veya duayı kişinin üzerinde taşıması gibi uygulamalar asla yasaklanmamıştır. Öyle ki bu uygulamalar bütün İslam coğrafyasında yaygın olarak kullanılmakta ve yerleşmiştir. Günümüze kadar hiçbir İslam alimi de buna karşı çıkmamıştır. Aksine aşağıda izah edileceği üzere tüm Ehl-i Sünnet uleması bu muskanın caiz olduğunu söylemişlerdir. Resulullah Efendimiz Hadis-i Şerif’inde:

إِنَّ أَصْحَابِي بِمَنْزِلَةِ النُّجُومِ فِي السَّمَاءِفَأَيُّهَا أَخَذْتُمْبِهِاهْتَدَيْتُمْ(ق في المدخل وابو نصر السجزى في الابانة والخطيب وابن عساكر والديلمي عن سليمان ابن أبى كريمة عن الضحاك عن ابن عباس)

″Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birinin sözünü alsanız hidayet bulursunuz″[5] diye buyurmaktadır. Ashab-ı Kiram, Peygamber Efendimizden görmedikleri hiçbir şeyi yapmazlar. Vehhabiler, Ehl-i Sünnet inancına zarar vermek kastıyla muska takmayı şirkmiş gibi göstermeye çalışırken aslında, Sahebe-i Kiram Efendilerimizi, hatta Resulullah Efendimizi dahi haşa şirke girmekle itham etmiş olmaktadırlar. Halbuki Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ümmetinin kıyamete kadar müşrikler gibi şirke girmeyeceğini şöyle haber vermiştir:

أَيّهَا النّاسُ فَإِنّ الشّيْطَانَ قَدْ يَئِسَ مِنْ أَنْ يُعْبَدَ بِأَرْضِكُمْ هَذِهِ أَبَدًا وَلَكِنّهُ إنْ يُطَعْ فِيمَا سِوَى ذَلِكَ فَقَدْ رَضِيَ بِهِ بِمَا تُحَقّرُونَ مِنْ أَعْمَالِكُمْ فَاحْذَرُوهُ عَلَى دِينِكُمْ (سيرة ابن هشام عن ابن اسحاق)

″Ey insanlar! Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini kurmak gücünü ebedi surette kaybetmiştir (sizi şirke düşürüp sizin üzerinize hakimiyet kuramaz). Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakının.″[6]

Yine bu hususta Ubade b. Nusay Hazretleri de Şeddad İbn-i Evs Radiyallahu anhu’dan şu Hadis-i Şerif’i nakleder:

Şeddad İbn-i Evs Radiyallahu anhu, ağlamış. Seni ağlatan nedir? denildiğinde de, ″Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’den duyduğum şu sözdür″ diyerek, onu hatırladığım için ağladım, demiş. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

أَتَخَوَّفُ عَلَى أُمَّتِي الشِّرْكَ وَالشَّهْوَةَ الْخَفِيَّةَ قَالَ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَتُشْرِكُ أُمَّتُكَ مِنْ بَعْدِكَ قَالَ نَعَمْ أَمَا إِنَّهُمْ لَا يَعْبُدُونَ شَمْسًا وَلَا قَمَرًا وَلَا حَجَرًا وَلَا وَثَنًا وَلَكِنْ يُرَاءُونَ بِأَعْمَالِهِمْ وَالشَّهْوَةُ الْخَفِيَّةُ أَنْ يُصْبِحَ أَحَدُهُمْ صَائِمًا فَتَعْرِضُ لَهُ شَهْوَةٌ مِنْ شَهَوَاتِهِ فَيَتْرُكُ صَوْمَهُ (حم عن شداد بن اوس)

″Ümmetimin şirke ve gizli şehvete düşmesinden korkuyorum.″ Ben dedim ki: ″Ya Resulallah! Ümmetin senden sonra şirke düşer mi?″ ″Evet″ buyurdu. Elbette ki onlar, aya veya güneşe, taşa veya puta tapmazlar. Ancak amellerini gösteriş için yaparlar. Gizli şehvet ise, bir kişinin sabahleyin oruç tutup, isteği baskın gelince şehveti için orucunu terk etmesidir.″[7]

Yine Abdullah b. Mes’ud’un hanımı Zeyneb’den, onun şöyle dedi­ği rivayet olunmuştur:

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ إِنَّ الرُّقَى وَالتَّمَائِمَ وَالتِّوَلَةَ شِرْكٌ قَالَتْ قُلْتُ لِمَ تَقُولُ هَذَا وَاللَّهِ لَقَدْ كَانَتْ عَيْنِي تَقْذِفُ وَكُنْتُ أَخْتَلِفُ إِلَى فُلَانٍ الْيَهُودِيِّ يَرْقِينِي فَإِذَا رَقَانِي سَكَنَتْ فَقَالَ عَبْدُ اللَّهِ إِنَّمَا ذَاكَ عَمَلُ الشَّيْطَانِ كَانَ يَنْخُسُهَا بِيَدِهِ فَإِذَا رَقَاهَا كَفَّ عَنْهَا إِنَّمَا كَانَ يَكْفِيكِ أَنْ تَقُولِي كَمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ أَذْهِبْ الْبَأْسَ رَبَّ النَّاسِ اشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شِفَاءَ إِلَّا شِفَاؤُكَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا (د عن زينب امرأة عبد الله عبد الله بن مسعود)

Abdullah b. Mes’ud: Ben Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’i (içerisinde sihre ya da küfre ihtimali bulunan anlaşılmaz sözlerle) rukye ile hasta te­davi etmek, temime takmak ve tivele şirktir″ buyururken işittim, dedi.

Zeyneb, sözlerine devamla dedi ki:

Bunun üzerine ben Abdullah’a dönerek; ″Acaba Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bunu niçin söylüyor? Vallahi, benim gözüm (bir ağrıdan dolayı) çapaklanıyordu da ben tedavi için falanca yahudiye gidip geliyordum, o da bana rukye yapıyordu. Bu sayede gözümün ağrısı dindi″ dedim.

Abdullah da şöyle cevap verdi:

Bu şeytanın işinden başka bir şey değildir. (Şeytan seni buna inan­dırmak için senin) gözünü eliyle devamlı dürtüyor (ve onu ağrıtıyor). Sen (yahudinin yanına varıp da yahudi senin) gözüne rukye yapınca (şey­tan elini) gözünden çekiyor. Oysa senin sadece Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in de­diği gibi; ″Ey tüm insanların Rabbi olan Allah'ım! Benden bu sıkıntıyı gider, (yegane) şifa verici Sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Bana hiç hastalık bırakmayacak bir şifa ver″ diyerek dua etmen sa­na yeter.″[8]

Hadiste geçen ″Rukye″: Kendisiyle korunulacak şey, büyü, sihir, üfleme, tükürmek anlamlarına gelir. Farsçada rukyeye efsun denir. Kendisine nazar değen kişiye okunup suyu içirildiği veya bu su ile banyo yaptırıldığı için bu ismi almıştır. İbn-i Esir rukyeyi şöyle tarif etmistir: ″Hastanın şifa bulmak için kendisiyle ilticada bulunduğu efsundur.″ Diğer bir tanıma göre ise rukye; okuyup, üflemek, tükürmek ve üzerinde taşımak demektir. Şifa ümidiyle dua oku­maya da ″rukye″ denir. Şifa ümidiyle, Kur’an ayetlerini, Al­lah’u Teala’nın isimlerini ve Peygamber Efendimizin öğrettiği duaları ve bunlardan alınan ilhamla yazılan dua ve münacatları okumanın caiz olduğu hususunda İslam alimlerinin ittifakı vardır. Ancak tedavi maksadıyla bunlardan başka şeyleri okumak veya yazmak özellikle iç­lerinde manası anlaşılmaz kelimeler bulunan sözleri okumak haramdır. Çünkü bu sözlerin sihir için kullanılan sözler olması ihtimali bulunduğu gibi onla­rın bir takım putların veya şeytanların ismi ya da küfür ifade eden sözler olması ihtimali de vardır.[9]

Hadiste geçen ″Tivele″: Karı ile kocanın arasında bir sevginin doğması ümidiyle okunan bir takım sihirli sözlerdir. Bunlar ya ipler üzerine okunur yahut da kağıt üzerine yazılarak ve bir takım işlemlerden sonra gayeye erişmeye çalışılır.[10] Hadis-i Şerif’te bunu yapmanın şirk olduğu söylenmektedir.

İbn-i Mes’ud’un haber verdiği bu hadiste Resulullah Efendimizin yasakladığı rukye; içerisinde putların, şeytanların isimleri, kelime-i küfür ve bunlar gibi şer’an caiz olmayan ifadelerin bulunduğu rukyelerdir. Bir takım manası bilinmeyen şeylerin yazılması da bu türdendir. Genellikle çocukların boynuna asılan tılsımlar ya da boncuklar ile bir takım sözlerin okunarak düğümlenen ipler de aynıdır. Bunların hepsi şer’an batıldır. Ancak içinde Allah’u Teala’nın isimlerinin, Kur’an ayetlerinin ve hadislerde nakledilmiş olan duaların yazılmış olanların bunlardan ayrı tutulması gerekir.″[11]

Zaten söz konusu hadise bakıldığında İbn-i Mes’ud’un bu konudaki uyarılarının sebebi de karısının bir yahudiye gözünün ağrıması sebebiyle yaptırdığı bir rukyeden bahsetmesidir. Dolayısıyla İbn-i Mes’ud’un tepkisinin sebebi yukarıda bahsedilen gayr-i meşru olan hatta büyük günahlar arasında sayılan sihir, büyü, tılsım gibi işlerdir.

Buhari’de rukye yapılmaması yönündeki ihtar, şer’an batıl olan sihir ve büyü tarzında olan rukyelerdir. Çünkü hadisler birbiri ile çelişmez. Bizim bahsettiğimiz ise, Allah’ın zikrinin olduğu şer’i olan rukyelerdir. Bu rukyelerin yapılmasının caiz olduğu hatta sünnet olduğuna dair aşağıda yazıldığı gibi çok sayıda Hadis-i şerif vardır. Yasaklanan bu rukye de İbn-i Abbas Radiyallahu anhuma’dan şöyle nakledilmiştir:

خَرَجَ عَلَيْنَا النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَوْمًا فَقَالَ عُرِضَتْ عَلَيَّ الْأُمَمُ فَجَعَلَ يَمُرُّ النَّبِيُّ مَعَهُ الرَّجُلُ وَالنَّبِيُّ مَعَهُ الرَّجُلَانِ وَالنَّبِيُّ مَعَهُ الرَّهْطُ وَالنَّبِيُّ لَيْسَ مَعَهُ أَحَدٌ وَرَأَيْتُ سَوَادًا كَثِيرًا سَدَّ الْأُفُقَ فَرَجَوْتُ أَنْ تَكُونَ أُمَّتِي فَقِيلَ هَذَا مُوسَى وَقَوْمُهُ ثُمَّ قِيلَ لِي انْظُرْ فَرَأَيْتُ سَوَادًا كَثِيرًا سَدَّ الْأُفُقَ فَقِيلَ لِي انْظُرْ هَكَذَا وَهَكَذَا فَرَأَيْتُ سَوَادًا كَثِيرًا سَدَّ الْأُفُقَ فَقِيلَ هَؤُلَاءِ أُمَّتُكَ وَمَعَ هَؤُلَاءِ سَبْعُونَ أَلْفًا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ بِغَيْرِ حِسَابٍ فَتَفَرَّقَ النَّاسُ وَلَمْ يُبَيَّنْ لَهُمْ فَتَذَاكَرَ أَصْحَابُ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالُوا أَمَّا نَحْنُ فَوُلِدْنَا فِي الشِّرْكِ وَلَكِنَّا آمَنَّا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَلَكِنْ هَؤُلَاءِ هُمْ أَبْنَاؤُنَا فَبَلَغَ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ هُمْ الَّذِينَ لَا يَتَطَيَّرُونَ وَلَا يَسْتَرْقُونَ وَلَا يَكْتَوُونَ وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ فَقَامَ عُكَّاشَةُ بْنُ مِحْصَنٍ فَقَالَ أَمِنْهُمْ أَنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ نَعَمْ فَقَامَ آخَرُ فَقَالَ أَمِنْهُمْ أَنَا فَقَالَ سَبَقَكَ بِهَا عُكَاشَةُ (خ عن ابن عباس)

Bir gün Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem bizim yanımıza çıktı da şöyle buyurdu: Bana bütün ümmetler arz olunup gösterildi: Bir Peygamber beraberinde bir kişi ile, bir Peygam­ber yanında iki kişi ile, bir peygamber beraberinde bir topluluk ile geçmeğe başladılar. Bir Peygamber de yanında hiçbir kimse gelme­yerek geçti. Ben uzakta ufku kapatmış kalabalık bir karaltı gördüm de bunun benim ümmetim olmasını ümit ettim. Bana:

—Bu, Musa Peygamberle kavmidir, denildi. Sonra bana:

—Şu tarafa bak! denildi.

Ben orada da ufku kapatmış çok bir karaltı gördüm. Bana yi­ne:

—Şu tarafa ve şu tarafa bak! denildi.

Ben o taraflarda da ufku kaplamış çok büyük bir karaltı gör­düm. Bana:

— İşte bunlar senin ümmetindir. Bunların beraberinde yetmiş bin kişi vardır ki, bunlar hesaba çekilmeksizin Cennete girerler, de­nildi.

Peygamber Efendimiz (sonra odasına girdi ve) Cennete hesapsız girecekle­rin vasıflarını insanlara beyan etmeden insanlar da dağıldı. Peygam­berimizin sahabileri kendi aralarında şöyle müzakereye giriştiler:

— Bizlere gelince, bizler şirk içinde doğduk, lakin bizler Allah’a ve Rasulüne iman ettik (bu sebeble cennete gireriz). Lakin şu hesapsız cennete girecek olan bahtiyarlar bizim (İslam içinde doğan) oğullarımızdır, dediler.

Bu münazara Peygamber Efendimize ulaştığında (dışarı çıkıp):

—Cennete hesaba çekilmeksizin girecek olanlar şu Mü’minlerdir ki, onlar eşyada uğursuzluk olduğunu kabul etmezler, rukye yapmazlar, şifanın (Allah’tan olduğuna inanırlar) dağlamaktan oldu­ğuna inanmazlar ve her hususta Rabblerine dayanıp güvenirler, bu­yurdu.

Bunun üzerine Ukkaşe İbn-i Mıhsan ayağa kalktı da:

—Ben onlardan mıyım Ya Rasulallah? dedi. Rasulullah:

—Evet onlardansın, buyurdu. Akabinde bir başkası ayağa kalktı da:

—Ben de onlardan mıyım? dedi. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem:

—Bu hususta Ukkaşe senin önüne geçti, buyurdu.[12]

Cahiliyye adetlerinden şirk olabilecek bir şey olmadıktan sonra, şifanın Allah’tan olduğuna inanarak okuyup üfleme suretiyle şifa aramakta bir sakıncanın olmadığı şu Hadis-i Şerif’te açıkça beyan edilmiştir:

Avf b. Malik Radiyallahu anhu’dan rivayet edilen Hadis-i Şerif’te, Avf b. Malik Radiyallahu anhu şöyle anlatıyor:

كُنَّا نَرْقِي فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَقُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيْفَ تَرَى فِي ذَلِكَ فَقَالَ اعْرِضُوا عَلَيَّ رُقَاكُمْ لَا بَأْسَ بِالرُّقَى مَا لَمْ تَكُنْ شِرْكًا (د عن عوف بن مالك)

Biz cahiliye döneminde rukye ile hastaları tedavi ederdik. (bir gün):

- Ya Resulullah! Bu hususta ne buyurursunuz? dedik.

- Bana rukyenizi gösterin. İçerisinde şirk olmadıkça, rukye yapmanızda bir sakınca yoktur, buyurdu.[13]

Cabir Radiyallahu anhu da şöyle anlatmıştır:

كَانَ لِي خَالٌ يَرْقِي مِنْ الْعَقْرَبِ فَنَهَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الرُّقَى قَالَ فَأَتَاهُ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّكَ نَهَيْتَ عَنْ الرُّقَى وَأَنَا أَرْقِي مِنْ الْعَقْرَبِ فَقَالَ مَنْ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يَنْفَعَ أَخَاهُ فَلْيَفْعَلْ (م عن جابر)

Benim bir dayım vardı. Akrebe karşı rukye yapardı. Derken ResulullahSallallahu aleyhi ve sellemrukyeyi yasak etti. Müteakiben ona gelerek:

— YaResulallah! Gerçekten Sen rukyeyi yasak ettin, ama ben akrebe karşı rukye yapıyorum, dedi. Bunun üzerine:

— Sizden her kim din kardeşine fayda verebilirse bunu yapsın! buyurdu.[14]

Bu Hadis-i Şeriflerden anlaşıldığı üzere, Ashabın İslam’a girmezden önce yaptığı rukyelerin ayete ve hadise dayalı bir uygulama olmadığı açıktır. Şirke girmeyecek, insanları günaha sevketmeyecek ve insanlara fayda sağlayacak türden herhangi bir işlemin yapılmasına bu hadislerde Resulullah Efendimiz izin vermiştir. Bundan anlaşılan odur ki; örfi olarak iğde ağacı dalı, karaçalı dalı, şep, nazar boncuğu, bahçe ve tarlalara asılan şeyler vs. insanlara fayda sağladığı görülen bu türden eşyaların kullanmasında da bir sakınca yoktur. Bu husus ″Fetevayi Hindiyye″ adlı kitapta şöyle geçmektedir: ″Örf olarak, ekin ve bostan tarlalarına (hayvan) kafa kemiklerini göz değmesin diye koymakta bir sakınca yoktur. Fetevayi Kadıhan’da da böyledir.″[15]

Bu konuda İbn-i Şihab şunları söylemiştir: Duydum ki, ulemadan bazı kimseler: Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellemMedine’ye gelinceye kadar rukyeyi yasak etmişti. O zamanlar rukyede birçok şirk sözleri bulunurdu. Medine’ye geldiği vakit Ashabından bir zatı zehirli hayvan soktu. Ashab: YaResulallah! Hazm oğulları zehire karşı rukye yaparlardı. Sen rukyeyi yasak edince onlar da bıraktı, dediler. Bunun üzerinePeygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem:

Bana Ümare’yi çağırın!dedi. Ümare, Bedir gazasına iştirak etmişti.Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem:

Bana rukyeni göster!dedi. O da rukyesini arzetti.Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellemonda bir beis görmeyerek izin verdi, demişlerdir.

Bu husus Müslim’de Cabir Radiyallahu anhu’dan şöyle nakledilmiştir:

رَخَّصَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِآلِ حَزْمٍ فِي رُقْيَةِ الْحَيَّةِ وَقَالَ لِأَسْمَاءَ بِنْتِ عُمَيْسٍ مَا لِي أَرَى أَجْسَامَ بَنِي أَخِي ضَارِعَةً تُصِيبُهُمْ الْحَاجَةُ قَالَتْ لَا وَلَكِنْ الْعَيْنُ تُسْرِعُ إِلَيْهِمْ قَالَ ارْقِيهِمْ قَالَتْ فَعَرَضْتُ عَلَيْهِ فَقَالَ ارْقِيهِمْ (م عن جابر)

Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Hazm sülalesine yılan ısırmasına ruye yapmak hususunda ruhsat verdi. Esma bint-i Umeys’e de: ″Kardeşim Cafer’in oğullarının vücutlarını niye zayıf ve naif olarak görüyorum, acaba onlara açlık haceti mi isabet ediyor?″ diye sordu. Esma: ″Hayır, onlar aç değillerdir. Lakin onlara süratle göz değmesi isabet ediyor″ dedi. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem: ″Onlara rukye yap″ buyurdu. Esma dedi ki: Ben müteakiben rukyeyi Resulullah’a arz ettim de, kendisi bana: ″Onlara rukye yap″ buyurdu.[16]

Yine Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

اسْتَرْقُوا لَهَا فَإِنَّهُ لَوْ سَبَقَ شَيْءٌ الْقَدَرَ لَسَبَقَتْهُ الْعَيْنُ (موطأ عن حميد بن قيس المكى)

″Özelliği bulunan duaları okuyarak kendinize rukye yapın. Kadere tesir edecek bir şey varsa, o da göz değmesidir.″[17]

Bu rivayetler zikredilen dertlere karşı rukye yapmanın sünnet olduğuna delildirler.[18] Ulemanın beyanına göre rukye; manevi bir tedavi idi. Herhangi bir hastalıktan dolayı halk ağzı dualı salih ve takva sahibi zevata müracaat eder, kendilerini onlara okutmakla şifa ararlardı. İmam Kurtubi hazretleri de, Kelamullah ve esması ile rukyeyi caiz görmüştür. Eğer Peygamberimiz ve Sahabeden naklolunan te’sirli dualar ise müstehabdır, demiştir.[19]

Bu hususta İmam Şafii’nin, el-Umm adlı eserinde Rebi’den şöyle rivayet edilmiştir:

سألت الشافعي عن الرقية فقال لا بأس أن يرقى الرجل بكتاب الله وما يعرف من ذكر الله

İmam-ı Şafii’ye rukyeyi sordum. Allah’u Teala’nın kitabından ve zikrinden bilinenler ile rukye yapmakta sakınca yoktur, buyurdu.[20] Hasan-ı Basri, İmam Mücahid gibi İslam alimleri Kur’an-ı Kerim’den ayet-i kerimeleri bir kap içine yazıp, yıkanıp, hastaya içirmekte mahsur olmadığını belirtmişlerdir.[21]

وَالْمُرَادُ مِنَ التَّمِيمَةِ مَا كَانَ مِنْ تَمَائِمِ الْجَاهِلِيَّةِ وَرُقَاهَا فَإِنَّ الْقِسْمَ الَّذِي يَخْتَصُّ بِأَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى وَكَلِمَاتِهِ غَيْرُ دَاخِلٍ فِي جُمْلَتِهِ. قَالَ السِّنْدِيُّ الْمُرَادُ تَمَائِمُ الْجَاهِلِيَّةِ مِثْلُ الْخَرَزَاتِ وَأَظْفَارِ السِّبَاعِ وَعِظَامِهَا وَأَمَّا مَا يَكُونُ بِالْقُرْآنِ وَالْأَسْمَاءِ الْإِلَهِيَّةِ فَهُوَ خَارِجٌ عَنْ هَذَا الْحُكْمِ بَلْ هُوَ جَائِزٌ

(Hadiste geçen) ″Temime″ ile kastedilen de; cahiliyye temimeleri ve rukyeleridir. Allah’ın isimlerinin ve ayetlerinin yazılı olduğu rukyeler bu gruba dahil değildir. (Bu hususta Hanefi alimi olan) Sindi Rahimehullah şöyle demiştir: ″Burada kastedilen temime, yırtıcı hayvan tırnakları ve kemikleri gibi cahiliyye temimeleridir. Kur’an ve esma-i ilahiyye ile yapılanlar ise bu hükmün dışındadır, caizdir.″[22] Fıkıh alimlerimiz böyle demişlerdir.[23] Redd’ül-Muhtyar’da böyle denilmiştir.[24]

Bu hususta Şafii alimlerinden İbn-i Hacer de Buhari şerhinde şöyle buyurmuştur:

هَذَا كُلّه فِي تَعْلِيق التَّمَائِم وَغَيْرهَا مِمَّا لَيْسَ فِيهِ قُرْآن وَنَحْوه فَأَمَّا مَا فِيهِ ذِكْر اللَّه فَلَا نَهْي فِيهِ فَإِنَّهُ إِنَّمَا يُجْعَل لِلتَّبَرُّكِ بِهِ وَالتَّعَوُّذ بِأَسْمَائِهِ وَذِكْره ، وَكَذَلِكَ لَا نَهْي عَمَّا يُعَلَّق لِأَجْلِ الزِّينَة مَا لَمْ يَبْلُغ الْخُيَلَاء أَوْ السَّرَف.

″Allah’ın zikri ile ilgili olan temimelerde hiçbir yasak yoktur, çünkü bu sadece Allah’ın nimetine vesile olmak için yapılmıştır. O’na sığınmak, O’nun isimleri ve O’nun zikri. Aynı şekilde, gösteriş ve israf olmadıkça süs için asılan hiçbir şeyi de yasaklamayız.″[25]

Hulasa; şer’i olmayan temime, rukye ve tivele, yani büyü yapmanın ve yaptırmanın şirke götüren vasıtalar olduğu beyan edilmiştir. Şer’i rukye ise sünnettir.[26] Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem kendine ve sahabeye rukye yaptığı gibi sahabeler de kendilerine rukye yapmışlardır. Şüphesiz rukye, şer’i bir tedavi yöntemi olup kul; kendini maddi, manevi ve şeytani belalardan rukyelerle korumaktadır. Hanefi fakihleri de şifayı Allah’ın verdiğine inanıldığı takdirde rukyede bir sakınca bulunmadığını söylemiş, ancak eşler arasında da olsa muhabbet muskası yaptırmanın haram olup yapan, yaptıran kişilerin şirke girdiklerini belirtmişlerdir.

Yine İmam Nevevi, Hattabi’den şöyle nakilde bulunmaktadır:

قَالَ الْخَطَّابِيُّ وَمَعْنَى الْحَدِيثِ ‌لَا ‌رُقْيَةَ أَشْفَى وَأَوْلَى مِنْ رُقْيَةِ الْعَيْنِ وَذِي الْحُمَةِ وَقَدْ رَقَى النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَمَرَ بِهَا فَإِذَا كَانَتْ بِالْقُرْآنِ وَبِأَسْمَاءِ اللَّهِ تَعَالَى فَهِيَ مُبَاحَةٌ وَإِنَّمَا جَاءَتِ الْكَرَاهَةُ مِنْهَا لِمَا كَانَ بِغَيْرِ لِسَانِ الْعَرَبِ فَإِنَّهُ رُبَّمَا كَانَ كُفْرًا أَوْ قَوْلًا يَدْخُلُهُ الشِّرْكُ قَالَ وَيَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الَّذِي كُرِهَ مِنَ الرُّقْيَةِ مَا كَانَ مِنْهَا عَلَى مَذَاهِبِ الْجَاهِلِيَّةِ فِي الْعُوَذِ الَّتِي كَانُوا يَتَعَاطَوْنَهَا وَيَزْعُمُونَ أَنَّهَا تَدْفَعُ عَنْهُمُ الْآفَاتِ وَيَعْتَقِدُونَ أَنَّهَا مِنْ قِبَلِ الْجِنِّ وَمَعُونَتِهِمْ هَذَا كَلَامُ الْخَطَّابِيِّ رَحِمَهُ اللَّهُ تَعَالَى وَاللَّهُ أَعْلَمُ.

Hattabi şöyle demiştir: ″Nazar ve zehirli hayvan sokması için yapılandan daha şifa verici ve evla rukye yoktur″ hadisinin manası şudur: Şüphesiz Nebi Sallallahu aleyhi ve sellem rukye yapmış ve yapılmasını emretmiştir. Kur’an ile ve Allah’ın isimleri ile olursa bu mübahtır. Bu konudaki kerahet Arapça dışındaki dillerle yapılanlarla ilgilidir. Çünkü bunlar bazen küfür bazen de kişiyi şirke sokacak sözler olabilir. Rukyenin mekruh olanı muhtemeldir ki cahiliyye adetleri üzere korunmak için uğraştıkları, kendilerini afetlerden koruyacağını zannettikleri ve cinlerin eliyle veya onların yardımıyla olanlarıdır. Bu, Hattabi Rahimehullah’ın sözüdür, Allah’u Teala en iyisini bilir.[27]

Allah’u Teala Sure-i İsra, Ayet 82’de: ″Biz Kur’an’ı, Mü’minlere şifa ve rahmet olarak indirdik″ diye buyurmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, hem zahir, hem de manevi hastalıkların şifasıdır. Manevi hastalıklara şifa olması, onun insanları cehalet ve sapıklık karanlığından çıkarmasıdır. Hakkı görmeyen kör gözleri açar. Ayrıca Kur’an, Mü’minler için bir rahmet kaynağıdır. Zira Mü’minler, onun hükümleriyle amel edip Cenneti kazanırlar ve Cehennemin azabından uzaklaşmış olurlar.

Kur’an-ı Kerim’in zahir anlamdaki şifasına dair de çok sayıda Hadis-i Şerif vardır. Bu hususta Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

اَلْقُرْآنُ هُوَ الدَّوَاءُ (السجزى في الابانة والقضاعي عن على)

″Kur’an, bütün hastalıklara şifadır.″[28]

Kur’an-ı Kerim, Mü’minler için şifa ve rahmettir. Bizim dinimizde Kur’an ayetlerinin okunarak hastaların şifaya kavuşması haktır. Bu husus hem ayetlerde, hem de hadislerde açık bir şekilde geçmektedir.

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

فَاتِحَةُ الْكِتَابِ شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ (الدارمى عن عبد الملك بن عمير)

″Fatiha’da her hastalığa şifa vardır.″[29]

Allah’u Teala Sure-i Al-i İmran, Ayet 49’da şöyle buyurmaktadır:

″Ve onu İsrailoğullarına Peygamber olarak gönderecektir. O da, onlara şöyle der: ″Ben size Rabbinizden mucizeler ile geldim. Ben size çamuru kuş şeklinde yaparım ve ona üflerim. O da Allah’ın izniyle kuş olur, uçar. Anadan doğma körlerin gözlerini açar ve ebraslıları (vücudunda beyaz lekeler çıkan hastaları) bu illetten kurtarırım…″ İşte Isa Aleyhisselam, kendisine hak olarak inen İncil’den ayetler okuyup, dua ederek hastaları şifaya kavuşturmuştur. Kur’an’da bahsedilen şifa ve rahmet, İncil’de, Tevrat’ta ve Zebur’da da vardı. Çünkü bunların hepsi Allah’u Teala tarafından indirilen hak kitaplardı.

Okuyup üfleme ile tedavi olmaya dair Hadis-i Şeriflerin bazıları da şöyledir:

Aişe Radiyallahu anha’dan rivayet edildiğine göre, o şöyle dedi:

أَنَّهَا قَالَتْ كَانَ إِذَا اشْتَكَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَقَاهُ جِبْرِيلُ قَالَ بِاسْمِ اللَّهِ يُبْرِيكَ وَمِنْ كُلِّ دَاءٍ يَشْفِيكَ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ وَشَرِّ كُلِّ ذِي عَيْنٍ (م عن عائشة)

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem hastalandığında Cibril ona ruyke yapar ve şöyle derdi: ″Seni her beladan uzak tutan, her hastalıktan şifa veren, kıskancın şerrinden ve her nazar sahibi gözün şerrinden koruyan Allah’ın adına sığınırım.″[30]

Başka bir rivayette Ebu Said Radiyallahu anhu’dan rivayet edildiğine göre şöyle dedi:

أَنَّ جِبْرِيلَ أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا مُحَمَّدُ اشْتَكَيْتَ فَقَالَ نَعَمْ قَالَ بِاسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ نَفْسٍ أَوْ عَيْنِ حَاسِدٍ اللَّهُ يَشْفِيكَ بِاسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ (م عن أبى سعيد)

Cebrail, Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve şöyle dedi: ″Ey Muhammed! Hastalandın mı?″ ″Evet″ dedi. Bunun üzerine şöyle dedi: ″Sana eziyet veren her şeyden, her nefsin şerrinden, kıskancın nazarından Allah’ın adıyla sana rukye yapıyorum, Allah sana şifa versin.″[31]

عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ دَخَلَ عَلَى ثَابِتِ بْنِ قَيْسٍ قَالَ أَحْمَدُ وَهُوَ مَرِيضٌ فَقَالَ اكْشِفْ الْبَأْسَ رَبَّ النَّاسِ عَنْ ثَابِتِ بْنِ قَيْسِ بْنِ شَمَّاسٍ ثُمَّ أَخَذَ تُرَابًا مِنْ بَطْحَانَ فَجَعَلَهُ فِي قَدَحٍ ثُمَّ نَفَثَ عَلَيْهِ بِمَاءٍ وَصَبَّهُ عَلَيْهِ (د ثابت بن قيس)

Sabit b. Kays'dan rivayet olunduğuna göre; Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bir gün kendisinin yanına girmiş. -Ahmed b. Salih, o sırada Sabit’in hasta olduğunu söylüyor- Ve Peygamber Efendimiz: ″Ey insanların Rabbi, bu hastalığı Sabit b. Kays b. Semmas’dan gider″ diye dua etmiş. Sonra (Medine’deki) Batha denilen vadiden toprak alıp onu bir bardağa koymuş, sonra o toprağın üzeri­ne (birazcık) su ile birlikte üflemiş ve bu (suyla karışık) toprağı Sabit’in üzerine dökmüş.[32]

Aişe Radiyallahu anha şöyle demiştir:

كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا أَوَى إِلَى فِرَاشِهِ نَفَثَ فِي كَفَّيْهِ بِقُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ وَبِالْمُعَوِّذَتَيْنِ جَمِيعًا ثُمَّ يَمْسَحُ بِهِمَا وَجْهَهُ وَمَا بَلَغَتْ يَدَاهُ مِنْ جَسَدِهِ قَالَتْ عَائِشَةُ فَلَمَّا اشْتَكَى كَانَ يَأْمُرُنِي أَنْ أَفْعَلَ ذَلِكَ بِهِ (خ عن عائشة)

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem yatağına girdi­ği zaman Kulhuvellahu ahad’ı, İki sığındırıcı Sureleri (Felak ve Nas Surelerini) beraberce okur da, iki avucunun içine üfler. Sonra iki eliyle yüzünü ve iki elinin bedeninden ulaştığı yerleri sıvazlardı. Aişe Radiyallahu anha: ″Rasulullah hastalandığı zaman bana emrederdi de bu oku­yup meshetme işini ona ben yapardım″ dedi.[33]

Aişe Radiyallahu anha’dan şöyle nakledilmiştir:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَنْفِثُ عَلَى نَفْسِهِ فِي مَرَضِهِ الَّذِي قُبِضَ فِيهِ بِالْمُعَوِّذَاتِ فَلَمَّا ثَقُلَ كُنْتُ أَنَا أَنْفِثُ عَلَيْهِ بِهِنَّ فَأَمْسَحُ بِيَدِ نَفْسِهِ لِبَرَكَتِهَا فَسَأَلْتُ ابْنَ شِهَابٍ كَيْفَ كَانَ يَنْفِثُ قَالَ يَنْفِثُ عَلَى يَدَيْهِ ثُمَّ يَمْسَحُ بِهِمَا وَجْهَهُ (خ عن عائشة)

Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem ruhunun kabzolunduğu hastalığı sırasında Muavizzat Surelerini (Felak ve Nas’ı) okuyarak kendisi üzerine üflerli. Hastalığı ağırlaşınca, bu sureleri kendisi­ne ben okur, üzerine üflerdim ve elinin bereketinden dolayı kendi eliyle ona meshettirirdim.

Ma’mer dedi ki: Ben İbn-i Şihab’a:

—Rasulullah nasıl üflerdi? diye sordum. İbn Şihab:

—Elleri üzerine üfler, sonra da bunlarla yüzüne meshederdi, diye cevap verdi.[34]

İbn-i Abdulbir Rahimehullah şöyle dedi: Bu hadis, rukyenin var olduğuna dair bir delil olup rukyeyi inkar edenler için bir reddiyedir. Ayrıca Kur’an ile rukyenin olduğuna dair bir delildir.

Yine bu hususta Hz. Aişe Radiyallahu anha şöyle buyurmuştur:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَقُولُ لِلْمَرِيضِ بِسْمِ اللّٰهِ تُرْبَةُ أَرْضِنَا بِرِيقَةِ بَعْضِنَا يُشْفَى سَقِيمُنَا بِإِذْنِ رَبِّنَا (خ عن عائشة)

Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem hastaya okuduğunda: ″Allah’ın yardımı ve izniyle bizim toprağımız, bazımızın tükürüğü ile şifa bulur″ buyurur idi. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, mübarek parmağını tükürüğü ile ıslatıp temiz toprağa bulaştırarak hastaya sürer ve böyle dua ederdi. İyi kişilerin teberrüken yapacakları bu şekildeki dua, bazı hastalara Allah’ın izniyle şifa verir.[35]

Seleme İbn-i Ekva Radiyallahu anhu’nun şöyle söylediği nakledilmiştir:

ضُرِبْتُ ضَرْبَةً فِى سَاقِى يَوْمَ خَيْبَرَ فَأَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَنَفَثَ فِيهِ ثَلَاثَ نَفَثَاتٍ فَمَا اشْتَكَيْتُهَا حَتَّى السَّاعَةِ. (خ عن سلمة بن الاكوع)

″Hayber Günü, ben baldırımdan ağır bir şekilde vurulmuştum. Hemen Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem üç defa üfledi. O saatte şikayetçi olduğum hastalığımdan eser kalmadı.″[36]

Ebu Ubeyd’den nakledildiğine göre:

وَسُئِلَتْ عَائِشَة عَنْ نَفْث النَّبِيّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي الرُّقْيَة فَقَالَتْ: كَمَا يَنْفُث آكُل الزَّبِيب لَا رِيق مَعَهُ (شرح النووى على مسلم عن أبى عبيد)

Hz. Aişe’ye Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem hastalara rukye yaparken nasıl tükürdüğü sorulduğunda, ″Kuru üzüm yiyen biri gibi tükürürdü (yani kuru üzümü yerken çekirdeğinin tükürülmesi gibi). Tükürüğünde salya yoktu″ diye buyurmuştur.[37] Bu husus bir rivayette de:

عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ الْمُؤْمِنِينَ أَنَّهَا سُئِلَتْ عَنْ نَفْثِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم فَقَالَتْ كَانَ يَنْفُثُ كَمَا يَنْفُثُ آكِلُ الزَّبِيبِ (المنتقى شرح الموطأ عن زفر)

Hz. Aişe’ye Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem hastalara rukye yaparken nasıl tükürdüğü sorulduğunda, ″Kuru üzüm yiyen biri gibi tükürürdü (yani kuru üzümü yerken çekirdeğinin tükürülmesi gibi)diye geçmektedir.[38]

Bu hususta Kadı İyaz da şu iki hadiseyi nakleder:

وَقَطَعَ اَبُو جَهْلٍ يَوْمَ بَدْرٍ يَدَ مُعَوِّذَ بْن عَفْرَاءَ فَجَاءَ يَحْمِلُ يَدَهُ فَبَصَقَ عَلَيْهَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَاَلْصَقهَا فَلَصِقَتْ (الشفاء عن ابن وهب)

″Ebu Cehil, Muavviz b. Afra’nın elini kesmişti, elini taşıyarak Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna geldi. Peygamber Efendimiz, onun yarasına tükürerek yerine tuttturdu. Ve öylece tuttu kaldı.″[39]

وَرُمِىَ كُلْثُومُ بْنُ الْحُصَيْنِ يَوْمَ اُحُدٍ فِى نَحْرِهِ فَبَصَقَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِيهِ فَبَرَأَ (الشفاء)

″Hüseyin oğlu Kulsum’a, Uhud Günü ok atılmış ve boğazında yara açmıştı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaraya tükürdü ve anında iyileşti.″[40]

Hz. Ali’den nakledilen Hadis-i Şerif’te de şöyle anlatılmaktadır:

اشْتَكَيْتُ فَأَتَانِي النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَنَا أَقُولُ اللّٰهُمَّ إِنْ كَانَ أَجَلِي قَدْ حَضَرَ فَأَرِحْنِي وَإِنْ كَانَ مُتَأَخِّرًا فَاشْفِنِي أَوْ عَافِنِي وَإِنْ كَانَ بَلَاءً فَصَبِّرْنِي فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَيْفَ قُلْتَ قَالَ فَأَعَدْتُ عَلَيْهِ قَالَ فَمَسَحَ بِيَدِهِ ثُمَّ قَالَ اللّٰهُمَّ اشْفِهِ أَوْ عَافِهِ قَالَ فَمَا اشْتَكَيْتُ وَجَعِي ذَاكَ بَعْدُ (حم عن على)

Hz. Ali dedi ki: Ben rahatsız idim. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem yanıma geldi. Bu arada ben şöyle diyordum: ″Allah’ım! Ecelim gelmiş ise beni rahatlat, ecelim gelmemişse de ba­na şifa ve afiyet ver. Şayet bu bir bela ise bana sabır ihsan et.″ Bunun üzerine Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem: ″Nasıl dedin?″ diye sordu. Ben de ona söyledim. Eliy­le beni sıvazladı, sonra da: ″Allah’ım! Ona şifa ver″ diye buyurdu. Bundan sonra da böyle bir ağrı duymadım.[41]

Bu konuda bir Hadis-i Şerif’te de şöyle nakledilmiştir:

فَنَفَثَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي عَيْنِهِ فَأَبْصَرَ فَرَأَيْتُهُ يُدْخِلُ الْخَيْطَ فِي الإِبْرَةِ. (طب ابن ابى شببة بغوى ابو نعيم عن ابن فديك)

″Füdeyk adında bir kimse vardı. Seksen yaşında bir ihtiyardı. Gözleri ağrımıştı. Hiç görmüyordu. Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem onun gözlerine üfledi. Öyle sıhhat buldu ki, iğneye iplik geçirir oldu.″[42]

Ümmü Seleme Radiyallahu anha da şöyle buyurmuştur:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَأَى فِي بَيْتِهَا جَارِيَةً فِى وَجْهِهَا سَفْعَةٌ فَقَالَ اسْتَرْقُوا لَهَا فَاِنَّ بِهَا النَّظْرَةَ (خ م ك طب عم ام سلمة)

Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem, Ümmü Seleme’nin odasında yüzünde sarılık eseri bulunan bir kız çocuğu görünce, ″Bu kızcağıza rukye yapın, buna nazar değmiştir″ buyurmuştur.[43]

Yine nakledildiğine göre, Hz. Aişe şöyle buyurmuştur:

رَخَّصَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الرُّقْيَةَ مِنْ كُلِّ ذِى حُمَةٍ (خ عن عائشة)

″Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her (zehirli) iğnesi olan hayvanın zehirlemesinden dolayı ona rukye yapmamıza müsaade etti.″[44]

Hz. Aişe’den nakledildiğine göre, o şöyle buyurmuştur:

أَمَرَنِي رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوْ أَمَرَ أَنْ يُسْتَرْقَى مِنْ الْعَيْنِ (م عن عائشة)

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem bana, göz değ­mesine okunmasını emretti yahud (mutlak olarak) emretti, demiş­tir.[45]

Abdulaziz şöyle dedi:

دَخَلْتُ أَنَا وَثَابِتٌ عَلَى أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ فَقَالَ ثَابِتٌ يَا أَبَا حَمْزَةَ اشْتَكَيْتُ فَقَالَ أَنَسٌ أَلَا أَرْقِيكَ بِرُقْيَةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ بَلَى قَالَ اللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ مُذْهِبَ الْبَاسِ اشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شَافِيَ إِلَّا أَنْتَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا (خ عن عبد العزيز)

Ben, Sabit el-Bunani ile beraber Enes ibn-i Malik’in yanına girdim. Sabit:

—Ya Eba Hamza! Ben hastalandım, dedi. Bunun üzerine Enes:

— Ben sana Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in rukyesiyle rukye yapayım mı? dedi.

Sabit:

—Evet yap! dedi. Enes de şu duayı ona rukye yaptı:

″Allahumme, Rabbe’n-nasi, muzhibe'l-basi, ışfi, ente’ş-şafila şafiye illa ente, şifaen la yuğadiru sakamen (Allah’ım, Ey insanla­rın Rabbi, ey hastalığı giderici, şifa ihsan et! Şifa verici olarak ancak Sensin. Senden başka şifa verici yoktur. Öyle bir şifa ki, hiçbir hastalık bırakmaz)[46]

Ai­şe Radiyallahu anha’dan şöyle nakledilmiştir:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يُعَوِّذُ بَعْضَ أَهْلِهِ يَمْسَحُ بِيَدِهِ الْيُمْنَى وَيَقُولُ اللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ أَذْهِبْ الْبَاسَ اشْفِهِ وَأَنْتَ الشَّافِي لَا شِفَاءَ إِلَّا شِفَاؤُكَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا (خ عن عائشة)

Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem ailesinden birine korunma duası yapardı, sağ eliyle ona mesheder ve şöyle derdi: ″Ya Allah, ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider, ona şifa ihsan eyle. Çünkü şifa verici ancak Sensin! Senin şifandan baş­ka hiçbir şifa yoktur. Ya Rabbi, bu hastaya öyle bir şifa ver ki, has­ta üzerinde hiçbir hastalık izi bırakmasın!″[47]

Yine Hz. Aişe’den şöyle nakledilmiştir:

أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَرْقِي يَقُولُ امْسَحْ الْبَاسَ رَبَّ النَّاسِ بِيَدِكَ الشِّفَاءُ لَا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا أَنْتَ (خ عن عائشة)

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem şöyle söyleyerek rukye yapardı: ″Has­talığı sil, ey insanların Rabbi! Şifa ancak Senin elindedir. Onu Senden başka kaldıracak yoktur!″[48]

Hz. Aişe şöyle demiştir:

كَانَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يُعَوِّذُ بَعْضَهُمْ يَمْسَحُهُ بِيَمِينِهِ أَذْهِبْ الْبَاسَ رَبَّ النَّاسِ وَاشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لَا شِفَاءَ إِلَّا شِفَاؤُكَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا (خ عن عائشة)

Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem insanlardan herhangi birine, kendi bereketli eliyle meshedip sıvazlayarak şu sözlerle korunma duası yapardı: ″Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı giderip şifa ihsan et. Şifa verici ancak Sensin. Senin şifandan başka hiçbir şifa yoktur. Öyle bir şifa ver ki, hasta üzerinde hiçbir hastalık izi bırakmasın!″[49]

Muhammed b. Salim Radiyallahu anhu’dan rivayet edilmiştir:

مُحَمَّدُ بْنُ سَالِمٍ حَدَّثَنَا ثَابِتٌ الْبُنَانِيُّ قَالَ قَالَ لِي يَا مُحَمَّدُ إِذَا اشْتَكَيْتَ فَضَعْ يَدَكَ حَيْثُ تَشْتَكِي وَقُلْ بِسْمِ اللَّهِ أَعُوذُ بِعِزَّةِ اللَّهِ وَقُدْرَتِهِ مِنْ شَرِّ مَا أَجِدُ مِنْ وَجَعِي هَذَا ثُمَّ ارْفَعْ يَدَكَ ثُمَّ أَعِدْ ذَلِكَ وِتْرًا فَإِنَّ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ حَدَّثَنِي أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَدَّثَهُ بِذَلِكَ.

Sabit el-Benani bana: ″Ya Muhammed, dedi. Sancılandığın zaman elini sancılandığın yere koy ve sonra şöyle de: ″Bismillah! Duyduğum şu acının şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım. Aynı şeyi tek olarak tekrar et. Çünkü Enes b. Malik Radiyallahu anhu Peygamberimizin bunu kendisine anlatmış olduğunu bana anlattı.[50]

Ebu Said el-Hudri Radiyallahu anhu’dan şu hadise nakledilmiştir:

أَنَّ رَهْطًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ انْطَلَقُوا فِي سَفْرَةٍ سَافَرُوهَا حَتَّى نَزَلُوا بِحَيٍّ مِنْ أَحْيَاءِ الْعَرَبِ فَاسْتَضَافُوهُمْ فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمْ فَلُدِغَ سَيِّدُ ذَلِكَ الْحَيِّ فَسَعَوْا لَهُ بِكُلِّ شَيْءٍ لَا يَنْفَعُهُ شَيْءٌ فَقَالَ بَعْضُهُمْ لَوْ أَتَيْتُمْ هَؤُلَاءِ الرَّهْطَ الَّذِينَ قَدْ نَزَلُوا بِكُمْ لَعَلَّهُ أَنْ يَكُونَ عِنْدَ بَعْضِهِمْ شَيْءٌ فَأَتَوْهُمْ فَقَالُوا يَا أَيُّهَا الرَّهْطُ إِنَّ سَيِّدَنَا لُدِغَ فَسَعَيْنَا لَهُ بِكُلِّ شَيْءٍ لَا يَنْفَعُهُ شَيْءٌ فَهَلْ عِنْدَ أَحَدٍ مِنْكُمْ شَيْءٌ فَقَالَ بَعْضُهُمْ نَعَمْ وَاللَّهِ إِنِّي لَرَاقٍ وَلَكِنْ وَاللَّهِ لَقَدْ اسْتَضَفْنَاكُمْ فَلَمْ تُضَيِّفُونَا فَمَا أَنَا بِرَاقٍ لَكُمْ حَتَّى تَجْعَلُوا لَنَا جُعْلًا فَصَالَحُوهُمْ عَلَى قَطِيعٍ مِنْ الْغَنَمِ فَانْطَلَقَ فَجَعَلَ يَتْفُلُ وَيَقْرَأُ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ حَتَّى لَكَأَنَّمَا نُشِطَ مِنْ عِقَالٍ فَانْطَلَقَ يَمْشِي مَا بِهِ قَلَبَةٌ قَالَ فَأَوْفَوْهُمْ جُعْلَهُمْ الَّذِي صَالَحُوهُمْ عَلَيْهِ فَقَالَ بَعْضُهُمْ اقْسِمُوا فَقَالَ الَّذِي رَقَى لَا تَفْعَلُوا حَتَّى نَأْتِيَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَنَذْكُرَ لَهُ الَّذِي كَانَ فَنَنْظُرَ مَا يَأْمُرُنَا فَقَدِمُوا عَلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَذَكَرُوا لَهُ فَقَالَ وَمَا يُدْرِيكَ أَنَّهَا رُقْيَةٌ أَصَبْتُمْ اقْسِمُوا وَاضْرِبُوا لِي مَعَكُمْ بِسَهْمٍ (خ عن أبى سعيد)

Rasulullah'ın sahabilerinden (otuz kişilik) bir seriyye, memur oldukları bir sefere gittiler. Nihayet bunlar Arab kabilelerinden bir kabile üzerine indi­ler ve onlardan kendilerini konuk etmelerini istediler. Fakat o kabile halkı bunları konuk etmekten çekindiler. Bu sırada o kabilenin seyyidi zehirli bir hayvan tarafından sokuldu. Kabile halkı harekete ge­çip her çareye başvurdular, fakat hastaya hiçbir fayda vermiyordu. Bunun üzerine onlardan bazıları:

— Şu sizin yakınınıza inmiş olan kaafile halkına gitseniz, belki onların bazısının yanında birşey, bir çare bulunabilir, dediler.

Akabinde kabile halkı sahabilere geldiler ve:

— Ey cemaat! Seyyidimiz (bir akreb tarafından) sokuldu. Onu tedavi etmek için herşeye koştuk, fakat ona hiçbir şey fayda vermi­yor. Sizden birinizin yanında buna bir çare var mıdır? diye sordular.

Sahabilerden birisi (ki Ebu Said’in kendisidir):

— Evet, ben varım. Vallahi, ben elbette dua ile tedavi ediciyimdir. Fakat vallahi, bizler sizden bizi konuklamanızı istedik de sizler bizi konuklamamıştımz. Artık şimdi ben de bizim için bir ücret tayin etmedikçe size dua ile tedavi yapacak değilim, dedi.

Sonunda (otuz adedli) bir bölük koyun sürüsü üzerine anlaştı­lar. Ebu Said onlarla birlikte kabile başkanının yanına gitti, ″el-Hamdu lillahi Rabbi’l-alemin″ Suresi’ni sonuna kadar okumaya ve adamın üzerine üflemeye başladı. Nihayetinde adam, bukağısından çözülmüş hayvan gibi serbestlendi, ileri geri yürümeye başladı. Artık kendisinde hiçbir hastalık kalmadı.

Ebu Said dedi ki: Kabile halkı üzerinde anlaşmış oldukları ücre­ti sahabilere ödediler. Sahabilerden bazıları:

—Bu koyunları taksim ediniz! dediler. Fakat dua yapan kimse:

— Hayır, taksim etmeyiniz! Bizler Resulullah’a gidelim, olan ha­diseyi ona zikredelim de bakalım bizlere ne emredecek! dedi.

İşin sonunda sefer heyeti Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna geldiler ve bu hususu kendisine zikrettiler. Resulullah (Ebu Said’e hitaben):

—Fatiha’nın bu kadar etkili bir dua ve tedavi olduğunu sana kim bildirdi? İyi ve doğru hareket etmişsiniz. Şimdi koyunları tak­sim ediniz ve bana da sizlerle birlikte bir pay ayırınız! buyurdu.[51]

Bu Hadis-i Şerif’te hastayı iyileştimek için yapılan rukye karşılığında alınan bir bedelden bahsedilmektedir. Bunda da Resulullah Efendimiz bir sakınca görmemiştir. Bu ücret, Kur’an okuma karşılığında alınmamıştır. Onların kendi aralarında yaptıkları anlaşmaya göre, hastayı iyi ettiği zaman otuz koyunu karşılık olarak alacağı şart koşulmuştur. O hasta iyi olmasaydı, hasta sahipleri Kur’an okudu diye o otuz koyunu asla vermezlerdi. Kur’an okuma karşılığında alınan ücretin caiz olmadığına dair çok sayıda Hadis-i Şerif vardır. Bunlardan biri şöyledir:

اقْرَءُوا الْقُرْآنَ وَلَا تَأْكُلُوا بِهِ (نصب الراية فى تخريج أحاديث الهداية عن ابن مسعود)

″Kur’an’ı okuyun. Fakat karşılığında ücret alıp menfaat sağlamayın.″[52]

″Tuhfetul ahvazi″ kitabında İmam-ı Azam’ın rukyeden dolayı alınan paranın caiz olduğuna dair fetvası da şöyle geçmektedir:

وَرَخَّصَ الشَّافِعِيُّ لِلْمُعَلِّمِ أَنْ يَأْخُذَ عَلَى تَعْلِيمِ الْقُرْآنِ أَجْرًا وَبِهِ قَالَ مَالِكٌ وَأَحْمَدُ وَإِسْحَاقُ وَأَبُو ثَوْرٍ وَآخَرُونَ مِنْ السَّلَفِ وَمَنْ بَعْدَهُمْ وَمَنَعَهُ أَبُو حَنِيفَةَ وَأَجَازَهُ فِي الرُّقْيَةِ

″İmam Şafii, öğretmenin Kur’an öğretmek için ücret almasına izin verdi. İmam Malik, İmam Ahmed, İshak, Ebu Sevr ve öncekilerden ve onlardan sonra gelenler de böyle demişlerdir. Ancak İmam Ebu Hanife bunu yasakladı ve rukyede buna (ücret almaya) izin verdi.″[53]

Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı bütün uygulamalar, ümmetine sünnet olarak kalmıştır. Bu sebeple de Mü’minler tarafından Allah’u Teala’nın izniyle şifaya kavuşması umularak hastaların üzerine dua ve Kur’an ayetleri okunup üflenir.

Hz. Aişe Radiyallahu anha şöyle buyurmuştur:

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَانَ يَقُولُ لِلْمَرِيضِ بِسْمِ اللّٰهِ تُرْبَةُ أَرْضِنَا بِرِيقَةِ بَعْضِنَا يُشْفَى سَقِيمُنَا بِإِذْنِ رَبِّنَا (خ عن عائشة)

Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem hastaya okuduğunda: ″Allah’ın yardımı ve izniyle bizim toprağımız, bazımızın tükürüğü ile şifa bulur″ buyurur idi.[54]

″Bazımızın″ deyince; işte ümmetinden bazı kimselerin okuması, üfürmesi tükürmesi şifadır. Bazı cinci ve sihirci hocalar Kur’an’ı tersine yazar. Herhangi bir hayvanın kanıyla yazar. Sihir tutsun diye Kur’an-ı Kerim’in üstüne oturur, yazar. Bunlara üfürükçü, büyücü veya sihirbaz denir. Bu hususta Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem:

مَنْ عَقَدَ عُقْدَةً ثُمَّ نَفَثَ فِيهَا فَقَدْ سَحَرَ وَمَنْ سَحَرَ فَقَدْ أَشْرَكَ وَمَنْ تَعَلَّقَ شَيْئًا وُكِلَ إِلَيْهِ (ن عن أبى هريرة)

″Kim (sihir maksadı ile) bir düğüm vurur, sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer....″[55] diye buyurmuştur.

Sihir yapan kimseler; bir insanı deli etmek, karı ile kocanın arasını açmak vs için yazarlar. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem: ″Bunları nerde görürseniz, öldürün″[56] buyuruyor. Mü’minler ise Kur’an-ı Kerim’i okur, üfürür, nuru ve şifası ile amansız hastalığa yakalananları dahi Allah’ın izni ile iyi eder. Allah’u Teala, sevip her ha­linden memnun olduğu kulunun okumasına şifa verir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem’in çok sayıda hastaları okuyup şifaya kavuşturması ümmeti için bir sünnet, hem de bir doktorluktur, inanmayanlara bir delildir.

Allah’u Teala’nın ve Resulünün sözü asla rakip tanımaz. Bu yazılan ayet ve hadislere karşı itiraz edercesine şu alim şunu dedi, bu alim bunu dedi, diyerek ayeti ve sünneti reddetmek kişiyi küfre götürür. Bazıları bir gaye ve yön tutturmuş, kendi görüşüne ters gelen her sözü, ayet ve hadise dayanan doğru bir söz dahi olsa kabul etmez, o delilleri çarpıtmaya çalışarak, inat edip kendi görüşünün doğru olduğunu iddia eder. Allah’u Teala kulun kalbinden geçeni bilir ve ona göre muamele eder.

Ehl-i Sünnet inancında olan Müslümanlar; tasavvuf, şefaat, keramet, evliya, kabir ziyareti, kabir azabı, Mevlid-i Şerif, camide musafaha, muska vs. bunları hak olarak inanıp bu hakikatler üzere yaşamışlardır. Ancak son zamanlarda ″Bize Kur’an yeter″ diyerek ortaya çıkan, sünnetleri terk edip halka da bunu tavsiye eden vehhabi ve selefiler yukarıda saydığımız hakikatlerin tamamını inkar ederek Ehl-i Sünnet toplumunu şirke girmekle itham etmektedirler. Bu şekilde bunlar Müslümanları fırka fırkaya ayırarak Müslümanlar arasında fitne, fesat ve savaşlar çıkmasına sebep olmaktadırlar. Allah’u Teala bunların şerrinden bütün Müslümanları korusun, amin.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 16763.

[2] Avnu’l-Ma’bud (Ebu Davud Şerhi), 10/250.

[3] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 16781.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 6409; Sünen-i Tirmizi, Daavat 94; Sünen-i Ebu Davud, Tıp 19.

[5] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 1002.

[6] İbn-i Hişam, es-Siret’ün-Nebeviyye, c. 4, s. 604

[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 16498.

[8] Sünen-i Ebu Davud, Tıp 17.

[9] Bakınız: İmam Nevevi, el-Minhac (Sahih-i Müslim Şerhi), 14/168.

[10] en-Nihaye Fi Garib’ul-Hadis ve’l-Eser, 1/200.

[11] Mirkat’ül-Kari Şerhu Mişkat’ül-Mesabih, 7/2879. Bakınız: en-Nihaye Fi Garib’ul-Hadis ve’l-Eser, 2/254; Hattabi, Mealimü’s-Sünen (Ebu Davud Şerhi), 4/220.

[12] Sahih-i Buhari, Tıp 42.

[13] Sünen-i Ebu Davud, Tıp 18.

[14] Sahih-i Müslim, Selam 21 (62).

[15] Fetevayi Hindiyye, c. 12, s. 124.

[16] Sahih-i Müslim, Selam 21 (60).

[17] Gunyetü’t-Talibin, Arapçası, s. 92; Tercümesi, s. 129; İmam Malik, Muvatta, Cami 47.

[18] Bakınız: İmam Nevevi, el-Minhac (Sahih-i Müslim Şerhi), 14/168.

[19] Taşköprüzade Ahmed Efendi,Mevzu’atü’l-‘Ulum, (Trc: Kemaleddin Mehmed Efendi, Dersaadet 1313/1895), c. 2, s. 224.

[20] İmam Şafii, el-Umm, 7/241; Taşköprüzade Ahmed Efendi,Mevzu’atü’l-‘Ulum, (Trc: Kemaleddin Mehmed Efendi, Dersaadet 1313/1895), c. 2, s. 224

[21] Taşköprüzade Ahmed Efendi,Mevzu’atü’l-‘Ulum, c. 2, s. 224.

[22] Avnu’l-Ma’bud (Ebu Davud Şerhi), 10/250.

[23] Hattabi, Mealimü’s-Sünen (Ebu Davud Şerhi), 4/220.

[24] Reddü’l-Muhtar, 26/377-378.

[25] İbn-i Hacer, Feth’ul-Bari, 9/210.

[26] Bakınız: İmam Nevevi, el-Minhac (Sahih-i Müslim Şerhi), 14/168.

[27] İmam Nevevi, el-Minhac (Sahih-i Müslim Şerhi), 3/93.

[28] Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 2310; Sünen-i İbn-i Mace, Kitab’üt-Tıb 41.

[29] Sünen-i Darimi, Fadail’ul-Kur’an 12.

[30] Sahih-i Müslim, Selam 15 (39)

[31] Sahih-i Müslim, Selam 15 (40 Sünen-i Tirmizi, Cenaiz 4; Sünen-i İbn-I Mace, Tıp 36.

[32] Sünen-i Ebu Davud, Tıp 18.

[33] Sahih-i Buhari, Tıp 39; Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 23585.

[34] Sahih-i Buhari, Tıp 41.

[35] Zübdet’ül-Buhari Tercümesi, Hadis No: 1301; Sahih-i Müslim, Selam 21.

[36] Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1611.

[37] İmam Nevevi, Sahih-i Müslim Şerhi, Hadis No: 4065; İbn-I Hacer, Feth’ul-Bari, Hadis No: 6470.

[38] El-Münteka, Muvatta Şerhi, Hadis No: 1480; Müsned’ül-Hamidi, Hadis No: 248.

[39] Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, s. 323.

[40] Kadı İyaz, Şifa-i Şerif, s. 322.

[41] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 1005.

[42] İbn-i Ebi Şeybe, Musannef, Hadis No: 24; Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 3466; İmam Kastalani, Mevahib-i Ledünniyye, s. 334; Kadı İyaz, Şifa-ı Şerif, s. 322.

[43] Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1933, Sahih-i Müslim, Selam 21 (59); Taberani, Mu’cem’ul-Kebir, Hadis No: 19252.

[44] Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih, Hadis No: 1934; Sahih-i Müslim, Selam 21.

[45] Sahih-i Buhari, Tıp 35.

[46] Sahih-i Buhari, Tıp 38.

[47] Sahih-i Buhari, Tıp 38.

[48] Sahih-i Buhari, Tıp 38.

[49] Sahih-i Buhari, Tıp 40.

[50] Sünen-i Tirmizi, Daavat 66.

[51] Sahih-i Buhari, Tıp 38; Sünen-i Tirmizi, Tıp 19.

[52] Nasb’ur-Raye, 10/441.

[53] Tuhfet’ul-Ahvazi, (İmam Tirmizi’nin kendi hadis kitabına yazdığı şerh kitabı) 5/339.

[54] Zübdet’ül-Buhari Tercümesi, Hadis No: 1301; Sahih-i Müslim, Selam 21.

[55] Kütüb-i Sitte, c. 8, Hadis No: 2237; Sünne-i Nesai, Tahrim 19.

[56] Bakınız: Sünen-i Tirmizi, Hudud 27.