Bilal Baba Hazretlerinin soyu, Tatar hanlığına dayanmaktadır. Bu hanlık, İstanbul’a her yönüyle bağlı olan bir hanlıktı. Yüz bin kişilik bir orduya sahip olan Tatar hanlığı daha sonra bölünmüş ve çok sayıda hanlık oluşmuştur. Bu hanlıklardan birisi de ″Kutlubay″ hanlığıdır. Bilal Baba Hazretlerinin babasının dedesinin dedesi Kutlubay handır. Bilal Baba Hazretlerinin babası Abdullah Efendi, biri kız olmak üzere altı kardeştirler. Bunlar; Hacı Ali, Hacı Ahmet, Abdulmuttalib, Din Muhammed ve Abdullah Efendidir. Kız kardeşlerinin ismi bilinmemektedir. Hacı Ali ve Hacı Ahmet Kafkasya’da olan ″Toktamış″ta kalmayı tercih etmişlerdir. Abdulmuttalib, Din Muhammed ve Abdullah Efendi de 1888-1892 yılları arasında Türkiye’ye göç etmişlerdir.
Şeyh Şamil Hazretlerinin ihvanları ile Ruslara karşı yaptığı mücadele 35 yıl sürmüştür. Şeyh Şamil Hazretlerinin Ruslarla 1859 yılında yaptığı anlaşma neticesinde, kendisi ve yanında bulunan heyet göz hapsinde bulunacak, o bölgeden gitmek isteyen Müslümanların gitmesine de müsâde edilecekti. Bu tarihten itibaren yaklaşık elli yıl boyunca Kafkasya’dan Türkiye’ye göç yaşanmıştır. İşte bu üç kardeş de Kafkasya’dan Türkiye’ye gelerek Gaziantep’in Nurdağı ilçesinin önceki adı Eriklibelen köyüne yerleşmişlerdir. Bu köy, yaklaşık dört yüz hane idi. Bu üç kardeşten Abdullah Efendi, Bilal Baba Hazretlerinin babasıdır. Bilal Babanın sülalesi ″Kutlubay″ adıyla anılırdı. Bilal Baba Hazretleri daha sonra soyadı kanunu çıkınca, bu anane bozulmasın diye soyadını ″Kutlubay″ koymuştur.
Abdullah Efendinin doğan çocukları hep kız oluyordu. Bunun üzerine erkek evladı olması için ikinci bir evlilik daha yapar. Fakat ondan da yine erkek evladı olmaz. İlk eşi olan Hatice hanımefendiden, Bilal Baba Hazretleri dünyâya gelir. Daha sonra Şaban isminde bir erkek kardeşi daha olur.
Bilal Baba Hazretleri; Gaziantep’in Nurdağı ilçesine bağlı Eriklibelen (yeni adı Kuzoluk) köyünde 1895 yılında dünyâya gelmiştir. Doğduğunda, babası Abdullah Efendi, çocuğunun hayırlı olması için yedi gün üst üste her gün bir koç kestirip Mevlid-i Şerif okutur. Zamanın en meşhur âlimlerine duâlar yaptırır ve o âlimlere:
- Çocuğun ismini ne koyalım? diye sorar. Onlar da:
Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in ve onun müezzininin ismi olsun, derler ve ismini ″Muhammed Bilal″ koyarlar. Bilal Baba Hazretleri okuma çağına gelince, Abdullah Efendi onu köyün hocasına gönderir. Köyün rakımı yüksek olduğu için kar çok yağardı. Abdullah Efendi, çocuğunun ilim tahsil etmesini çok arzuladığı için karın yağdığı günlerde onu atının terkisine alarak hocaya bizzat kendisi götürüp getirirdi. Böylece kış yaz demeyip Bilal Baba Hazretlerinin Kur’ân’ı, Arapçayı ve Osmanlıca okuyup yazmayı iyice öğrenmesini sağladı. Abdullah Efendi; her yemekten sonra sofranın başında Bilal Baba Hazretlerine Kur’ân okutup yemek duâsı yaptırırdı. Sesi hem güzel hem de çok gür olduğu için Ramazan ayında ezanı, selayı ve müezzinliği ona yaptırırlardı.
Bilal Baba Hazretleri, dokuz yaşında iken babası Abdullah Efendi vefat eder. Kendisi on beş yaşından itibaren tüccarlık, çerçilik ve çiftçilik gibi çeşitli mesleklerde çalışarak evin geçimini sağlar, yirmi iki yaşına geldiğinde de annesi vefat eder.
Bilal Baba Hazretlerinin eline, Eşrefoğlu Rûmî Hazretlerinin yazmış olduğu Müzzekk’in-Nüfus adlı kitap geçer. Bu kitap tarikattan bahseder. Bu kitabı okur, onunla amel eder. O kitapta bir şeyhe tabi olmadan tasavvuf yoluna çalışmanın sakıncalı olduğunu görür ve bu sebeple şeyh aramaya başlar. Gaziantep ve çevre illerde, Suriye de dâhil çok sayıda şeyhin yanına gider. Müzekk’in-Nüfus’ta belirtilen özellikte kalbini mutmain edici bir şeyh bulamaz.
Bu arada çok aşklı, terki dünyâ etmiş Sivaslı Osman Efendi isminde bir dervişle tanışır. O da, kendisinin evinde misâfir olarak kalır. Bilal Baba Hazretleri:
- Osman Efendiyle kardeş gibi olduk, diyor ve beraber şeyh aramak için Suriye’ye gitmeye karar veriyorlar. Bilal Babam yanına bir kese mecidiye alıyor ve atla yola çıkıyorlar. Hududa yakın bir köye gelirler. O köyde bir adam:
- Siz nereye gidiyorsunuz? diye sorar.
- Suriye’ye gidiyoruz, derler.
- Orada ne yapacaksınız? diye sorar.
- Şeyh arayacağız, derler. O adam:
- Kaçakçılık yapacaksınız diye sizi atla göndermezler, deyince, Bilal Baba Hazretleri attan aşağıya iner ve atı o adama teslim ederek, ″Al senin olsun″ der.
Biraz daha giderler, köyü çıkmadan başka bir adamla daha karşılaşırlar. O adam:
- Nereye gidiyorsunuz? diye sorar.
- Biz Suriye’ye şeyh aramaya gidiyoruz, derler.
- Üzerinizde paranız var mı? diye sorar. Bilal Baba Hazretleri:
- Var, der. O adam:
- Üzerinizde para olunca sizi sınırdan bırakmazlar deyince, üzerinde bulunan bir kese mecidiyeyi de o adama verir. Osman Efendiye, haydi gidelim, der.
Osman Efendi:
- Ben keçeyi suya attım üzerine taş vuruyorum diyordum, sen beni geçtin. Sizi atla bırakmazlar diyen adama, bir söz ile atı verdin, para ile sizi bırakmazlar diyen adamın sözü ile de ona bir kese mecidiyeyi verdin deyince, Bilal Baba Hazretleri:
- Allah’u Teâlâ bizi deneme yapıyor, at ile deneme yapıyor, attan geçecek mi? Para ile deneme yapıyor, paradan geçecek mi? Bizim niyetimiz halis ise, biz giderken o at da para da bizim arkamızdan gelip bulması lazım, der.
O zamandaki yasalara göre; at ve para olmazsa huduttan geçmek serbestmiş. Karakol komutanı sınırda bunları kontrol eder ve geçmelerine izin verir ve böylece Suriye’ye geçerler. Osman Efendi:
- Para da gitti, at da gitti, der. Bilal Baba Hazretleri der ki:
- Para da gitmez, at da gitmez, gelir bizi bulur.
O atı alan adam, köyde bir topluluğun bulunduğu bir yere gelir ve der ki:
- Yâhu köyün girişinde iki adama rastgeldim, ″Suriye’ye şeyh aramaya gidiyoruz″ dediler. Atla sizi sınırdan göndermezler deyince, atı bana verdiler.
Orada bulunan köylülerden biri de:
- Falan kişi de o adamlara, sınırdan sizi para ile bırakmazlar deyince, ona da bir kese mecidiye verdiler, der.
- O parayı alan kişi kumarcıdır. Parayı kumara basmadan onun elinden almamız gerekir, diyorlar. Böylece köy ihtiyâr heyetine haber veriyorlar. Köy heyeti, parayı alan adamı arayıp bulduklarında, bakıyorlar ki; o adam tam kumar masasının başına oturmuş, kesenin de ağzını açmış, kumara başlayacak. Köy heyeti bunların elinden parayı da, atı da alıp karakol komutanının yanına gelerek ona:
- Şu gördüğün adamlar gidiyor, sizi atla göndermezler deyince, bu adama atı verdiler, para ile göndermezler deyince de felan kumarcıya paralarını verdiler, o kumarcının elinden aldık. Bunlar kaçakçılık yapacak adama benzemiyor. Parayı da atı da müsaade edersen onlara yetiştirip verelim, diyorlar. Bunun üzerine karakol komutanı onların kaçakçılık yapmayacaklarına kanaat getirerek, atı ve parayı götürmelerine müsaade ediyor.
Bilal Baba Hazretleri, arkasına dönüp baktığında, kendi atı üzerinde bir adamın uzaktan kendilerine doğru koşturarak geldiğini görür. O adam gelince selam verir ve:
- Bu at senin mi? diye sorar. Bilal Baba Hazretleri:
- Evet, benim, der. O adam keseyi çıkartır:
- Bu kesedeki para da senin mi? der. Bilal Baba Hazretleri:
- Evet, benim, der. O adam:
- Say, der. Bilal Baba Hazretleri:
- Ben sayarak vermedim ki sayarak alayım, der. Böylece at da para da arkalarından gelip kendilerini bulur.
Suriye’de bir müddet kalırlar. Müzekk’in-Nüfus’ta yazılan vasıflara uygun bir şeyh bulamayınca, geri dönerler.
Böylece Bilal Baba Hazretleri on dört tane şeyhe gider. Bunların on iki tanesinde Müzekk’in-Nüfus’ta anlatılan hakiki şeyhlerin vasıflarını göremez. Sâdece iki tanesinin hakikat üzere olduğunu görür. Bunlar Kahramanmaraş’ta bulunan Nakşi Şeyhi Âbid Efendi ve Kâdiri Şeyhi Hafız Ali Efendidir.
Önce Nakşi Şeyhi Abid Efendi’den ders alır. Bir müddet bu şekilde devam eder. Abid Efendi kendine der ki:
Ben seni gördüm ki, Hazreti Ukkâşiye’de bulunuyorsun, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem ortada ayakta, Ashaplar yanında, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem getirin, dedi. Seni getirdiler. Sana kendi eli ile bir elbise giydirdi ve buyurdu ki:
- Ben bunu yerime vekil tayin ettim. Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali’ye dönerek, onlara:
- Siz de bunu yerinize vekil tayin edin, dedi. Onların her birisi de birer emânet verdiler, onlar da seni yerlerine vekil tayin ettiler.
Yine ikinci bir sefer, Hazreti Ukkâşiye’nin doğu tarafında bir köyde (Eriklibelen’de) bir güneş doğdu. Bu güneş ilk olarak biraz yükseldi, yakın yerleri ışıtmaya başladı. Tekrar biraz daha yükselmeye başladı, uzak yerleri ışıtmaya başladı, biraz daha yükseldi daha uzak yerleri ışıtmaya başladı. Bu da sensin, der.
-Şimdi ben sana ders veremem, ama senin yaşın çok küçük, benim yaşım çok büyük. Zahirde sen benden ders almış ol, mâneviyatta ben senden ders almış olayım, hem de silsilemiz birbirine karışsın, der.
Bilal Baba Hazretleri müridmiş gibi şeyhinin hizmetini görür. Şeyhiymiş gibi de şeyhinin müşkülünü halleder. Bunlardan biri şöyledir:
Bir gün Kahramanmaraş’ta hastaneden bir cenâze getirilmiş, kadın mı, erkek mi olduğu belli değil. O zaman hastanın sahipleri yoktu, bilen de yoktu. Bilal Baba Hazretleri:
- Hastaneye bir adam gönderelim; bu cenâze kadın mı erkek mi diye sorduralım, der. Abid Efendinin yanında bulunanlar:
- Buna lüzum yok. Abid Efendi huzur etsin, kadın mı, erkek mi olduğunu söylesin, cenâze namazını kılalım. Bu zamana kadar yaptığı huzurun bir tanesinde bile yanıldığını gören biri var mı? Yok, dediler. Abid Efendiye diyorlar ki:
- Sen bir huzur et.
Bilal Baba Hazretleri; hastane çok yakın, bir adam gönderelim, hemen öğrenip gelsin, diyor ve oradaki gençlerden birini hemen gönderiyor.
Orada bulunan cemaat, Bilal Baba Hazretlerine diyorlar ki:
- Sen ne bilirsin? Abid Efendi huzur etsin, o zaten bilir. Abid Efendiye söylüyorlar, Abid Efendi dönüp de söyleyeceği zaman, Bilal Baba Hazretleri diyor ki:
- Şimdi haber gelir, hastane yakın, oradan gelecek haberi bekleyelim. Yine oradakiler Bilal Baba Hazretlerine darılıyorlar:
- Abid Efendi çok yaşlı kâmil bir şeyh, sen daha dünkü çocuksun, sen ne bilirsin? diyorlar. Ondan sonra yine Abid Efendiye:
- Sen huzur et, diyorlar. Hastaneye giden habercinin karşıdan geldiği görünüyor.
- Beklemeye gerek yok, sen söyle, diyorlar. Abid Efendi, erkek niyetine diye söylüyor. Millet namaza duracağı zaman, Bilal Baba Hazretleri:
- Hastaneye giden haberci geldi, durun, diyor.
O haberci gelip cenâzenin kadın olduğunu söyleyince, Abid Efendi çok müteessir oluyor, ayakta duracak mecâli kalmıyor, milletten de çok utanıyor, ondan sonra namazı zorlanarak kıldırıyor ve eve geliyor. Bilal Baba Hazretlerine diyor ki:
- Bu zamana kadar şeytan benim huzuruma karışmadı ve hep doğru çıktı, burada şeytan benim huzuruma karıştı ve doğru çıkmadı, şeytanın benim huzuruma müdahale edeceğini sen nasıl bildin? Bilal Baba Hazretleri:
- Abid Efendi! Huzur camide olur, huzur evinde olur, huzur temiz yerde olur. Senin namaz kıldırdığın yer çarşının ortası; orada at, katır, merkep ile ulaşım sağlandığı için, sokaklarda onların pislikleri ve idrarları var. Bu sebeple sokaklar temiz değil. Millet o sokakta namaza duruyor. Böyle pisliğin bulunduğu yerler, şeytanın tam müdahele edeceği yerlerdir. Sen burada huzur yaparsan, şeytan buna muhakkak karışır, diye düşündüm. Bu sebeple ısrarla habercinin gelmesini söyledim, diyor. Abid Efendi:
- Bunu dünkü çocuk biliyor, ben bilmiyorum, diyerek ağlıyor.
Abid Efendi, Bilal Baba Hazretlerine:
- Ben senin hâlini çeviremiyorum, sen başka bir çaresine bak, der. Böylece oradan ayrılır ve Hulefâ-i Kâdirî’den Şeyh Hafız Ali Efendiye gider. O şeyh, kendisine gördüğü rüyâları ve başından geçen halleri sorar ve bu şekilde uzun süre sohbet ederler.
Peygamber Efendimiz ve Çâr-ı Yâr ile ilgili derin mânâlar içeren rüyâları, huzurda ve rabıtada yaşadığı halleri anlatınca, Hafız Ali Efendi der ki:
- Benim binlerce müridim var, bunların hepsinin hâlini çeviririm, bir bunun kadar daha müridim olsa, onların da hâlini çeviririm, ama ben senin hâlini çeviremem. Ben sana ders veremem. Senin gibiler nâdiren yetişir. Seninki ilm-i vehbî’dir.[1] Senin hâlin Üveysî’dir. Sen, Veysel Karâni Hazretlerinin şeyhsiz yetiştiği gibi yetişeceksin. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem onu, kendisini hiç görmediği halde şeyhsiz yetiştirdi. Her yüz yılda bir aynı Veysel Karani gibi Peygamber Efendimizin ruhanî yardımı ile müceddid yetişir. Bunlara ″Üveysî″ derler. Sen de bunlardan birisin. Allah’u Teâlâ sana verecektir, evine git çalış, hiçbir şeyhe gitme, bunun vebâli bana ait, kim sana ders veririm derse yalan söyler. Gördüğün rüyâları, kalbine olan ilhamı kimseye söyleme ve hepsini sen tabir et.
Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ اَمْرِ دِينِهَا (د طب ك ق عن ابى هريرة)
″Şüphesiz Allah’u Teâlâ, bu ümmete her yüz yılın başında bir zât gönderir. Bu kimse, din işlerini yenileyip tazeler (itikâdi ve amelî hususlardaki yanlışlıkları düzeltir).″[2]
Böylece Bilal Baba Hazretleri, Hafız Ali Efendinin de yanından ayrılır.
Bilal Baba Hazretleri, Şeyh Abdulkâdir Geylâni Hazretlerini, Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendiyi ve Seyyid Ahmed Rufâi Hazretlerini rüyâsında görür.
Bu olayı kendisi şöyle anlatır:
Bir gün rüyâmda gördüm ki, bizim köyün arkasında bir ziyaretgâh (Ukkâşe Hazretleri) var, oraya vardım ki, karşıdan üç atlı geliyor. Birisi bir yağız ata binmiş, birisi bir kır ata binmiş, birisi de bir doru ata binmiş. Yağız ata binen ortada, Arap elbisesi giyinmiş. Bu, belli ki büyükleri. Biri sağında, biri solunda. Sağındaki Seyyid Ahmed Rufâî Hazretleri, solundaki Nakşibendi Hazretleri, ortadaki de Şeyh Abdulkâdir Geylâni Efendimiz idi. Geldiler, gelince atının başını tuttum. Ben öte tarafından üzengisine elimle bastım, kendisi de attan indi. Sol tarafında bulunan Nakşibendi Hazretleri dedi ki:
- Şeyh arıyordun, işte şeyh dedi. Acaba sağdakini mi, ortadakini mi gösterdi dedim. Bir de baktım ki, sağ tarafta bulunan Seyyid Ahmed Rıfâî Hazretleri ortadakini göstererek, o da:
- Şeyh arıyordun, işte şeyh dedi.
O zaman Abdulkâdir Geylâni Efendimiz gülerekten, tebessümle sağ elini uzattı, elinden öptüm. Dedim ki:
- Şeyhim, ben bu diyarda garibim, çok şeyhlere gittim, halimden bilen olmadı. Aman ricâ ediyorum, beni bırakmayın. Sağ eli elimde, sol elini de koynuma koydu ve:
-Her nerede çağırsan, biz yanındayız, korkma, dedi. Atı diğerlerine verdi. Kendisi ile beraber elli altmış adım kadar gittik, yukarıda düzlük olan bir yer var, oraya vardık. Sağ elini başının altına aldı, baş tarafı batı, ayakları doğuya doğru, sağ tarafına dönerek yönü kıbleye gelecek şekilde ayaklarını toplayıp yattı:
- Yatarken böyle yat,[3] bir uyku kestirirsen yeter, dedi. Yahut gecede üç kere kalk, dedi. Ona razı olamadım. Üç kere kalkmak kolay değil. Bir uyku kestir yeter, demesini kabul ettim.
- Yattın, bir uyku kestirdin, ayağını toplayarak yattığın için, ayağını uzattığın zaman uyanırsın, o uyku sana yeter, dedi.
- Şimdi senin okuduğun evrâd-ı ezkâr, yaptığın bu zikrullah tamamen yerinde dedi. Ben o zaman Müzekk’in- Nüfus adlı kitap ile amel ederdim.
Oradan kalktık, yine eli elimde diğerlerinin yanına geldik. Gelince, üzengisine bastım, ata bindi. Bindikten sonra yine elini öptüm. Dedim ki:
- Şeyhim, ben bu diyarda garibim, bana bir yardımcı yok, bir yol gösteren yok, halimden bilen yok, çok şeyhlere gittim, kendileri benden yardım bekliyor, onların noksanını ben söylüyorum. Diyorlar ki; şu noksanım var, bu noksanım var, bana ne dersin? En yüksek gittiğim şeyh böyle. Benim hâlim ne olacak?
- Sen her ne zaman bizden istimdat talep edersen, biz yanındayız, dedi. Döndüler kıbleden tarafa gidiyorlar. Rüyâ bu ya. Yüz adım kadar gittikten sonra yine arkalarından çağırıyorum:
- Aman şeyhim, ben bu diyarda garibim, kimse yok, bana sahiplik eden yok, beni aman ha aman bırakmayın. Hepsi de arkaya döndü:
- Biz seni bırakmayız, bizim üçümüz de sana dâimâ yardımcıyız, sen bu üç tarikatın üçünden de ders verebilirsin, dediler. Böylece kendisine şeyhlik vazifesi verilmiş olur.
Bu hâdiseden sonra Bilal Baba Hazretleri başından geçen bir olayı şöyle anlatır:
Bir gün Nakşi tarikatından birisi geldi:
- Bana intisap ver, dedi.
O zaman daha yaşım da genç, sakalım da siyahtı. Kendisi Nakşi tarikatında yirmi, yirmi beş sene çalışmış, keşfi açılmış. Halbuki benim keşfim yok. Ben dedim ki:
- Kardeşim, sen benden daha yükseksin. Hem sen Nakşisin, ben Kadiriyim. Bunun üzerine dedi ki:
- Eğer ben bir şey biliyorsam, sen bana intisap (ders) vereceksin.
Ben, istihare yapayım dedim. Cuma günüydü. Daha Cuma namazına iki saatten fazla vardı. Kuşluk namazı kıldım, azcık başımı aşağı indirdim, daha başımı indirir indirmez, bir de baktım Nakşibendi Hazretleri doğrudan doğruya açıktan geldi:
- Sen o adama niçin intisap vermiyorsun, dedi.
- Efendim, o sizin zât-ı âlinizin tarikatından, ben Kâdiriyim. Hem de o adam benden yüksek, onun keşfi var, benim keşfim yok, onun için veremem, dedim. Dedi ki:
- Padişah gelse yine ver, arkasını geliştirecek biz değil miyiz, kim gelirse gelsin intisap ver.
Ondan sonra o adama intisap verdim. Allah’a şükür, ondan sonra başka şeyh aramadım. Ben şeyh aramak için Suriye’ye gittim, oralarda bir çok şeyh gördüm, orada bir zaman kaldım. Sonra geri döndüm. Baktım ki, benim halim başka, onların hali başka.
Bilal Baba Hazretleri, Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in Hira mağarasında çalıştığı gibi onu örnek alarak, yedi sene sadece tuzsuz arpa ekmeği yer. Bu riyâzetin sonuna doğru da dişlerinde oluşan rahatsızlık sebebiyle arpa çorbası yiyerek riyâzet ve mücâhede ile çalışır. Yıllarca akşam namazının abdestiyle sabah namazını kılar ve böylece sabaha kadar ibâdet eder. Daha sonra kırk gün de çileye girer. Çilede birçok haller yaşar, pek çok duâlar yapar. Yaptığı duâlardan birisi de şöyledir: ″Yâ Rabbi! Cezbe-i Rahman ver, Mânâ-i Kur’ân ver, Helâki düşman ver.″ Çileden çıkınca, kendisinin mânevi ilmi daha da artar.
Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu şekilde halktan uzaklaşıp ibâdete çekilmesine ″İnzivâ″, az yemenin adına ″Riyâzet″ ve nefsin arzularını terkedip nefsin hoşlanmadığı şeyleri yapmaya ve ibâdete çok çalışmaya da ″Mücâhede″ denir. Çilede bu üç husus da vardır. ″Çile″; dervişlerin karanlık bir odaya çekilip kırk gün boyunca yemelerini, içmelerini ve uykularını azaltarak, halktan kesilip kendilerini ibâdete vermeleridir.
Açlık, hikmetin bulutudur. Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
نُورُ الْحِكْمَةِ الْجُوعُوَالتَّبَاعُدُمِنَاللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ اَلشَّبَعُوَالْقُرْبَةُ إِلَى اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ حُبُّ الْمَسَاكِينِ وَالدُّنُوُّ مِنْهُمْ لَا تَشْبَعُوا فَتُطْفِؤُا نُورَ الْحِكْمَةِ مِنْ قُلُوبِكُمْ وَمَنْ بَاتَ فِى خِفَّةٍ مِنَ الطَّعَامِ بَاتَ الْحُورُ حَوْلَهُ حَتَّى يُصْبِحَ (الديلمى عن أبي هريرة)
″Hikmetin nuru açlık, Allah’tan uzaklaşmanın sebebi tokluk, Allah’a yaklaşmanın sebebi ise miskinleri sevmek ve onlara yaklaşmaktır. Karnınızı tıka basa doyurmayın. Zîrâ mideyi doyurmak kalbinizden hikmet nurunu söndürür. Az yemekle uykuya yatan kimsenin etrafında sabaha kadar huriler dolaşır.″[4]
Yine nakledildiğine göre; Allah’u Teâlâ Mûsâ Aleyhisselâm’a şöyle buyurmuştur:
إني وضعت خمسة في خمسة، والناس يطلبونها في خمسة غيرها فلا يجدونها: وضعت العلم في الجوع وهم يطلبونه في الشبع فلا يجدونه، ووضعت رضاي في سخط النفس وهم يطلبونه في رضا النفس فلا يجدونه، ووضعتالعزفي طاعتي وهم يطلبونه في خدمة السلطان فلا يجدونه، ووضعتالغنىفيالقناعةوهم يطلبونه في كثرة المال فلا يجدونه، ووضعت الراحة في الآخرة وهم يطلبونها في الدنيا فلا يجدونها.
″Ben, beş şeyi beş şeyin içinde koydum, halk bu beşi başka yerden arar. Birincisi; ben ilmi açlıkta koydum, halk onu toklukta arar. İkincisi; rızâmı arzuları terk etmekte koydum, halk onu nefsâni arzularda arar. Üçüncüsü; izzeti taatımda koydum, halk onu beyler kapısında arar. Dördüncüsü; zenginliği kanaatte koydum, halk onu mal toplamakta arar. Beşincisi; rahatı âhirette koydum, halk onu dünyâda arar, fakat bulamazlar.″[5]
İşte Bilal Baba Hazretleri de bu şekilde uzun yıllar çalışarak Kâdirî Tarikatı’nın, Nâdirî kolunu kurmuştur.
Gaziantep, Kahramanmaraş, İslâhiye ve köylerinde on beş cami yaptırmıştır. Bu eserleri yaptırırken ne sergi ile, ne makbuz ile, ne de imâ ederek para toplamamıştır.
İstemezlerin devlete kötü bildirerek yaptıkları iftira ve şikâyetler üzerine istiklâl mahkemelerinde 3 defa idam ile yargılanmış, 36 defa tevkif edilmiş, 54 defa nezârete alınmış ve 100’den fazla da ifade vermiştir. Daha sonra 1936’da Giresun’a ailecek sürgüne gönderilmiş, 10 yıl sonra 1946’da sürgünde olanlara af çıkması sebebiyle memleketine dönmüştür.
Yine Bilal Baba Hazretleri, 1953 ile 1954 yılları arasında bir yıl hapis yatmış ve o günün şartlarında bin lira da ağır para cezâsı ödemiş, hapisten hemen sonra 1954 ile 1956 yılları arasında da 2 sene İstanbul’a sürgüne gönderilmiştir.
Bilal Baba Hazretlerinin Arapça ve Osmanlıca olarak yazdığı eserlerin bir kısmı, oğlu Muhammed Hilmi Kutlubay Hazretleri tarafından bastırılıp yayımlanmıştır. Cevâhir’ül-İslâm, Zuhuratiyye-i Geylâniyye, Hâzâ Kitab’ül-Hadis, Hulâsâ-i Tarikat, Ümm’ül-Hadis ve benzeri yazmış olduğu eserleri vardır. Daha sonra bastırılamamış olan diğer eserleri de aynı şekilde tercüme edilerek düzenlenip yayımlanmış ve yayımlanmaya da devam edilmektedir. Bu şekilde şu ana kadar yirmi beş adet eser yayımlanmıştır. Yine kendisinin yazmış olduğu eserlerden istifade edilerek Tefsîr-i Nâdirî ve Nâdirî Hanefi Fıkhı adlı kitaplar da yayımlanmıştır.
Sağlığının son senelerinde teyp ülkemizde yeni yeni yayılmaya başlamıştı. Vefatına kadar olan süre içerisinde 100 saat kadar vaaz kaseti doldurmuştur. Doktor kendisine:
- Kalabalıkta oturmamasını, konuşmamasını, bunları yaptığı takdirde hayati açıdan tehlike arzedeceğini söyler. Bilal Baba Hazretleri:
- Allah’u Teâlâ beni ömür boyu birçok zorluklarla sınadı, şimdi de canımla sınıyor. Benim için canından geçebilecek mi? Ben de diyorum ki: ″Hiç kimseye vaaz, nasihat etmeden, İslâmiyet’e, bu dîn-i mübîne faydalı olmadan, yaşadığım yaşı Allah’tan istemiyorum″ diyerek vaaz ve nasihatlarına hiç ara vermemiştir. Öyle ki en son vaazından birkaç saat sonra da vefat etmiştir.
En son vaazı şöyledir:
- Rüyâmda, Kur’ân-ı Kerîm çamura gömülmüştü. Çamurlu yeri kazdım, çamurun içinden Kur’ân-ı Kerîm’i çıkardım, iyice temizledim, yüksek ve temiz bir yere koydum. Yanımdakilere:
- Bunu muhafaza edin, bir daha çamura düşürmeyin, diye tembih ettim, uyandım.
- Bunun mânâsı nedir? diye sordular. Şöyle buyurdu:
- Ben elli seneden beri Âyetlerle, Hadis-i Şerif’lerle son zamanımda da ses kasetleriyle ve yazdığım kitaplarla Kur’ân-ı Kerîm’e ters gelen örf ve adetleri, gelenekleri kaldırdım, yerine âyette ve sünnette olan uygulamaları getirdim. Kur’ân-ı Kerîm’in çamura düşmesi, onun hükümlerine muhalefet edilmesi idi. Kur’ân-ı Kerîm’i mânevi olarak çamurdan çıkarıp, iyice temizleyip yüksek bir yere koydum. Siz de eski hallerinize döner, âyete, hadise ters gelen söz, iş, hareket yaparsanız, Kur’ân-ı Kerîm’in bâtınını, hükmünü çamura düşürürsünüz. Bunu muhafaza edin, diyorum. Bunu muhafaza, Kur’ân’ı muhafazadır.
Oğlu Hilmi Baba Hazretleri şöyle anlatmaktadır:
- Bilal Babam vefatına yakın bana özel olarak vasiyet ve nasihatta bulundu. Bunlardan bazılarını anlatayım. Bilal Babam buyurdu ki:
- Ben, Allah’u Teâlâ için, bu İslâmiyet için birçok cefâlara, eziyetlere katlandım. Akşam namazının abdesti ile sabah namazını senelerce kıldım. Yedi sene tuzsuz arpa ekmeği ile riyâzet yaptım, kırk gün çileye girdim. Bunların hepsinde Allah’u Teâlâ bana birçok mânevi dereceler verdiyse de, Allah katında en büyük dereceyi misafirlere yaptığım hizmetten dolayı aldım. ″Hizmet eden adam, hizmet edilecek adam olur.″[6] Ben de bu Ümmet-i Muhammed’in hastasına-sağlamına, körüne-topalına, zenginine-fakirine, köylüsüne-şehirlisine hiç ayrıcalık yapmaksızın bu gördüğün gibi elli sene hizmet ettim. Senden de bunu bekliyorum. Ümmet-i Muhammed’in hastası-sağlamı, delisi-akıllısı bizim evde yer, içer, kalır. En fazla da bakımsız yetimler ve kimsesiz ihtiyarlar kalırlar. Bilal Babamın bir gün onlara şöyle konuştuğunu duydum:
- Bir tilki olur, bunun bir deliği olur, tilki gider avlanır, ne zaman avcılar sıkıştırır veya acıkırsa o deliğine yuvasına döner, soğuktan korunur, orada bulduğunu yer. Şimdi siz tilkisiniz, bu oda sizin deliğinizdir. Senenin her gününde bu odanın kapısı size açıktır. Gidin daha iyi bir yer bulabilirseniz memnun olurum. Bulamazsanız, senenin her gününde, her zaman buraya dönebilirsiniz. Ben ancak bütçemin imkânı kadar size bakabilirim, yediririm, giydiririm. Size baktığımın karşılığını da bir tek Allah’u Teâlâ’dan bekliyorum.
Beni ayriyeten yanına çağırdı:
- Beni iyi dinle. Bu zamanede şeyhim diyen çok olur, ibâdetçi çok olur, övünen ve övülen çok olur. Bunların hepsi bu dünyâda da, Allah’u Teâlâ yanında da geçersizdir. Eğer sen, beni memnun etmek istiyorsan, benden evvel 50 sene babam Abdullah Efendi aynı misâfirperverliği yaptı. 50 sene de bu gördüğün gibi ben devam ettirdim. Benden sonra da aynısını senden bekliyorum. Bu dediğim misâfirlere bakmadıktan sonra yirmi dört saatin tamamını başını secdeden kaldırmasan, on iki ay oruç tutsan, yine de senden râzı olmam. Beş vakit namazını kıl, bir ay orucunu tut, farz olanları yap. Benim yaptığım gibi de misâfirlere bakarsan, senden ziyâdesi ile memnun olurum. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şerif’inde:
خَيْرُكُمْ مَنْ أَطْعَمَ الطَّعَامَ (حم ك عن حمزة بن صهيب عن ابيه)
″Sizin en hayırlınız, yemek yedireninizdir″[7] diye buyurmuştur.
Allah’u Teâlâ, İbrâhim Aleyhisselâm’a Halîlim yani dostum, diye hitap etmiştir. Bundan dolayı İbrâhim Aleyhisselâm’a ″Halîlullah″ diye söylenir ki, ″Allah’ın dostu″ demektir.[8] İbrâhim Aleyhisselâm Allah’ın dostluğunu, misâfire hürmette bulmuştur.
Bu hususta Abdullah İbn-i Amr Radiyallâhu anhu’dan nakledilen bir Hadis-i Şerif’te, şöyle buyrulmuştur:
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَا جِبْرِيل لِمَ اِتَّخَذَ اللّٰهُ إِبْرَاهِيم خَلِيلًا؟ قَالَ لِإِطْعَامِهِ الطَّعَام يَا مُحَمَّد (هب عن عبد اللّٰه بن عمرو)
Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem: ″Yâ Cebrâil! Allah’u Teâlâ, İbrâhim’i ne sebepten Halîl (dost) edindi?″ diye sorunca, o: ″Misâfirlerine yemek yedirdiği için Yâ Muhammed!″ diye cevap verdi.[9]
Rivâyete göre, İbrâhim Aleyhisselâm Kâbe’yi yapıp bitirince, sevinerek sırtını Kâbe’nin duvarına dayadı ve Allah’ın verdiği emri yerine getirdiğinden dolayı rahatlayıp derin bir oh çekti. Bunun üzerine Allah’u Teâlâ: ″İçinde misâfirlerin ağırlandığı ve misâfirlerle dolup taşan bir misâfirhâne mi yaptın?″ dedi. İbrâhim Aleyhisselâm: ″Böyle bir misâfirhâne, Kâbe’den daha mı efdaldir Yâ Rabbi?″ dedi. Allah’u Teâlâ’nın: ″Öyle bir misâfirhâne, Benim yanımda Kâbe’den efdaldir″ buyurması üzerine de, İbrâhim Aleyhisselâm iki kapısı olan bir misâfîrhane yaptırdı ve Allah’u Teâlâ’ya ″Ben misafirsiz yemek yemeyeceğim″ diye vaat etti. Bu sebeple misafir getirmeleri için yolların üstüne bekçi koyardı. Böylelikle evine misafir getirir, onlara ikramda bulunurdu. Misâfir gelmediği gün de evde aç kalırdı.
- Yapılması en zor olan, mükâfatı Allah’u Teâlâ yanında en fazla olan; Allah’u Teâlâ, Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar yanında dünyâda ve âhirette en şerefli olan yine bunu yapandır. Dışardan bakana kolay gibi görünür, ama bu dediğim çok ağırdır, kimse yürütemez. Yapsa da kısa zaman için ve geçici olarak yapar. Dünyâ malını ve geçimini düşünme! Sen Allah yoluna harcarsan, Allah’u Teâlâ malını artırır.
Bu hususta Cenâb-ı Hakk Teâlâ Sûre-i Bakara, Âyet 261’de şöyle buyurmuştur:
″Mallarını Allah yolunda infak edenlerin misâli, yedi başak veren ve her başağında yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah’u Teâlâ dilediğine kat kat ihsanda bulunur. Allah’u Teâlâ, ihsanı geniş olandır ve her şeyi bilendir.″
Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem de Hadis-i Şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
ثَلَاثٌ أَعْلَمُ أَنَّهُنَّ حَقٌّ مَا عَفَا امْرُؤٌ عَنْ مَظْلَمَةٍ اِلَّا زَادَهُ اللّٰهُ بِهَا عِزًّا وَمَا فَتَحَ رَجُلٌ عَلَى نَفْسِهِ بَابَ مَسْأَلَةٍ يَبْتَغِي بِهَا كَثْرَةً إِلَّا زَادَهُ اللّٰهُ بِهَا فَقْرًا وَمَا فَتَحَ رَجُلٌ عَلَى نَفْسِهِ بَابَ صَدَقَةٍ يَبْتَغِي بِهَا وَجْهُ اللّٰهِ تَعَالَى اِلَّا زَادَهُ اللّٰهِ بِهَا كَثْرَةً (هب عن ابى هريرة)
″Üç haslet var ki onlar haktır: Haksızlığa uğrayan bir kimse (eline fırsat geçtiği halde sabredip) affederse, şüphesiz Allah’u Teâlâ, o kulun şerefini artırır. Çok dünyâlık bulmak kastıyla kendisine dilencilik kapısını açan bir kula da Allah’u Teâlâ yokluk kapısı açar. Bir kimse de Allah’ın rızâsını dileyerek Allah yoluna malını sarf ederse, Allah’u Teâlâ da onun malını kat kat artırır.″[10]
Verilen hediyeyi kabul etmemezlik etme. Para olsun, mal olsun veya eşya olsun al. İhtiyacın yoksa fakirlere ver. Ben hediyeyi almıyorum diye mahçupluk yapma. Sen adam ol. O milletin verdiği hediyenin üzerine sen de para koy, bütün imkânlarınla çalış, milleti de çalıştır. Onlara vesile, vasıta ol, kimsenin yapamayacağı cami, çeşme, yol ve su gibi senden sonraya kalacak büyük eserler meydana getir.
Bu hususta Resûlullah Sallallâhu aleyhi ve sellem Hadis-i Şerif’inde şöyle buyurmuştur:
إِذَا أُعْطِيتَ شَيْئًا مِنْ غَيْرِ أَنْ تَسْأَلَ فَكُلْ وَتَصَدَّقْ (م د عن ابن الساعدي المالكي)
″İstemeksizin sana bir şey verilirse onu al, ye ve tasadduk et.″[11]
اَلْهَدِيَّةُ رِزْقٌ مِنَ اللّٰهِ فَمَنْ قَبِلَهَا فَاِنَّمَا يَقْبَلُهَا مِنَ اللّٰهِ وَمَنْ يَرُدُّهَا فَاِنَّمَا يَرُدُّ عَلَى اللّٰهِ (ابو عبد الرحمان عن ابى هريرة)
″Hediye Allah’u Teâlâ’nın güzel rızıklarından biridir. Kim kabul ederse Allah’tan kabul eder. Kim de reddederse Allah’a karşı reddetmiş olur.″[12]
اَلْهَدِيَّةُ رِزْقٌ مِنَ اللّٰهِ طِيبٌ فَإِذَا أُهْدِيَ إِلَى أَحَدِكُمْ فَلْيَقْبَلْهَا وَلْيُعْطِ خَيْرًا مِنْهَا (الحكيم عن ابن عمرو)
″Hediye Allah tarafından güzel bir rızıktır. Sizden birisine hediye verildiğinde onu kabul etsin ve kendisi daha güzelini versin.″[13]
Muhammed Bilal Nâdir Hazretleri, 1969 senesi Aralık ayının 22’yi 23’e bağlayan gece, Gaziantep’in Çarpın (Işıklı) köyünde Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Türbesi, Nurdağı ilçesinin Hamidiye köyündedir.
[1] İlm-i Vehbî: Allah’u Teâlâ’nın ilham ile bir kimsenin kalbine doğdurduğu manevi bir ilimdir.
[2] Sünen-i Ebû Dâvud, Melâhim 1; Taberânî, Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 1118.
[3] Bu yatma şekli sünnettir. Peygamberimiz Sallallâhu aleyhi ve sellem aynı şekilde yatardı. Allah’u Teâlâ’yı yattığı yerde zikrederdi. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Âl-i İmrân, Âyet 191’de: ″O hâlis akıl sahipleri ki, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’u Teâlâ’yı zikrederler…″ diye buyurmaktadır.
[4] İhyâu Ulûmi’d-Din, c. 3, Hadis No: 144; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 43479.
[5] Envâr’ül-Âşıkîn, s. 106.
[6] Müzekki’n-Nüfus, s. 492.
[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Hadis No: 22803; Hâkim, Müstedrek, Hadis No: 7848; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 25846; İmam Gazali, Kimyâ’yı Saadet, s. 183.
[8] Bakınız; Sûre-i Nisâ, Âyet 125; Sûre-i Zâriyât, Âyet 24-27.
[9] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 9290.
[10] Beyhakî, Şuab’ul-Îman, Hadis No: 7846; Muhtâr’ul-Ehâdîs’in-Nebeviyye, Hadis No: 492; Sünen-i Tirmizî, Zühd 14.
[11] Sahih-i Müslim, Zekât 37 (112 Sünen-i Ebû Dâvud, Zekât 28; Sünen-i Nesâi, Zekât 94.
[12] Râmûz’ul-Ehâdis, s. 239/16; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 15092.
[13] Râmûz’ul-Ehâdis, s. 239/15; Kenz’ul-Ummal, Hadis No: 15091.